<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507</id><updated>2012-02-28T15:04:42.187-08:00</updated><category term='Dersim'/><category term='Sulhname'/><category term='Kaçkarlarda Bulut Olsam'/><category term='Yoksulluk'/><category term='19 Ocak'/><category term='Hrant Dink'/><category term='E.Oya Özarslan'/><category term='Yolsuzlukla Mücadele'/><category term='Lepra hastanesi'/><category term='YTÜ Oyuncuları'/><category term='Öğrenci'/><category term='Protesto'/><category term='Anımsama'/><category term='Maskeler'/><category term='Küreselleşme'/><category term='Kırklar Dağı'/><category term='Nazım Hikmet'/><category term='Heykel'/><category term='Seksenini yaşamak'/><category term='Barış'/><category term='PYD'/><category term='barış istiyorum'/><category term='Terör'/><category term='Demokrasi'/><category term='Sinan Gül'/><category term='Ermeni'/><category term='Şehbal Şenyurt'/><category term='Y'/><category term='Hemşin'/><category term='bianet'/><category term='cumartesi anneleri'/><category term='Yüzleşme'/><category term='Şiddet'/><category term='Viktor Hugo'/><category term='Doktor'/><category term='Polis'/><category term='Karadeniz'/><category term='Şanar Yurdatapan'/><category term='Bülent Arınlı'/><category term='Pınar Selek'/><category term='Sanatçılar'/><category term='Atölye'/><category term='Loç Vadisi'/><category term='insan hakları'/><category term='Sarıyazmalılar'/><category term='Açık Deniz'/><category term='Eyüp Öz'/><category term='cezaevleri'/><category term='yönetmen'/><category term='Sormak ve Sorgulamak'/><category term='1915'/><category term='El Guernico'/><category term='Sion Assidon'/><category term='belgesel'/><category term='Picasso'/><category term='HIV'/><category term='Unutma'/><category term='Yaşlanmak'/><category term='2011'/><category term='Kastamonu'/><category term='katılımcılık'/><category term='Protokol'/><category term='İyileşme'/><category term='AIDS'/><category term='işkence ve kötü muamele'/><category term='Ahmed Arif'/><category term='Yolsuzluk'/><category term='Türkan Saylan'/><category term='Vahşet'/><category term='Dil'/><category term='Uğur Biryol'/><category term='kayıplar'/><category term='Anadil'/><category term='Dava'/><category term='TkMM'/><category term='Hakkari'/><category term='Agos'/><category term='Pozitif Yaşam Derneği'/><category term='Tabip Odası'/><category term='Çamlıhemşin'/><category term='Ölüm'/><category term='Necdet Öztürk'/><category term='Diyarbakır Cezaevi'/><category term='Yaşamak'/><category term='Cüzzam'/><category term='Brecht'/><category term='Mavi Liman'/><category term='Harold Pinter'/><category term='Yeni Yıl'/><category term='Gerçeği Araştırma'/><category term='HES'/><category term='Ay Işığı'/><category term='Sağlık'/><category term='Hipokrat'/><category term='Ütopya'/><category term='film'/><category term='Gümüşlük Akademisi'/><title type='text'>VARLAR YOKLAR</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>27</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-8023134889834295582</id><published>2011-08-28T13:43:00.000-07:00</published><updated>2011-08-30T13:47:34.734-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hemşin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uğur Biryol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çamlıhemşin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kaçkarlarda Bulut Olsam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karadeniz'/><title type='text'>Kaçkarlar’da Bulut Olsam</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-RknI0gAx_0k/Tl1MLQuJtyI/AAAAAAAAB6o/QckGHOsnnwM/s1600/ka%25C3%25A7karlardabulutolsam-2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 263px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-RknI0gAx_0k/Tl1MLQuJtyI/AAAAAAAAB6o/QckGHOsnnwM/s400/ka%25C3%25A7karlardabulutolsam-2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646753264143284002" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;"UĞUR BİRYOL’UN YENİ KİTABI"&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Fırtına Vadisi ve benzeri yerlere yapılmak istenen baraj, sahil dolgu yolu ve Çernobil’le gelen felaketlerin etkileri ile ilgili sürdürülen mücadelelerin de izlerini taşıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;UĞUR&lt;/span&gt; Biryol’u önce “Birgün” gazetesindeki yazılarından tanıdım. Sonrasında da bianet’teki yazılarının okumaya alıştım. Bir yerde karşılaştık mı anımsamıyordum; ama Temmuz’un sonunda yolumuz kesişti. Tanışmamızı ise “bianet” sözü sağladı. İsimlerimiz birbirleriyle bu sözcüğün ardından gerçek ortamda tanıştı. Başka bir deyişle anahtar sözcük “bianet” oldu!&lt;br /&gt;Arkadaşlarımla hep birlikte Çamlıhemşin’e gitmiştik. Ben ve bir arkadaşım biraz geride kalmıştık. İleride olanların aslında çok ileride olmadıklarını, eski ve ahşap bir “Fırtına Vadisi Evi”nin önünde oturan arkadaşımızı görünce fark ettik. “Çaynig” diye bir tabela asılıydı kenarında.&lt;br /&gt;Arkadadaşım Çaynig’in önünde bir “kuli”ye oturmuş daha önce tanımadığım bir genç kadınla sohbet ediyordu. Merhabalaşıp bir de içeri girdik. Biraz karanlıkça ama genişçe bir mutfağa benziyordu girdiğimiz yer. İçeride ise başındaki özel “puşi”siyle bir “laz kadını” bir masanın başına geçmiş, önündeki sininin üzerinde “etli karalahana dolması” sarıyordu. Bir genç kız da ocağın başında bardaklara çay dolduruyordu. Uğur tam orta yerdeydi. Tanışır tanışmaz kucaklaştık.  &lt;br /&gt;Sabah yola çıkarken bugün burada da tanıdığım birileriyle karşılaşacağımı arkadaşlarıma söyleyince, “hadi canım burada da mı” diyerek bana gülmüşlerdi.  &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-U5qOYNegd7g/Tl1MK0YA0uI/AAAAAAAAB6Y/ibbcg7wAMnA/s1600/%25C3%25A7aynig-i%25C3%25A7-k2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 332px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-U5qOYNegd7g/Tl1MK0YA0uI/AAAAAAAAB6Y/ibbcg7wAMnA/s400/%25C3%25A7aynig-i%25C3%25A7-k2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646753256534233826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Uğur Biryol’la tanışınca onlara dönüp “dakika bir gol bir” dedim, gülüştük. &lt;br /&gt;Evin arka tarafındaki terasta oturup muhabbeti koyulttuk. Önce bianet üzerine başlayan sohbet giderek Fırtına Vadisi’ne döndü. Yörenin “çocuğu” Uğur Biryol yalnız güzelliklerden değil, bizim de çok iyi bildiğimiz sorunlardan söz etti. Ama o sıralarda hemen hemen baskıdan çıkmak üzere olan kitabından söz etmedi.&lt;br /&gt;Kitaptan bu hafta içinde haberdar oldum. Elime alınca aklıma onun da kitabın girişinde adından söz ettiği arkadaşım Adnan Genç’in geçen yıl yayınlanan “Hemşin” kitabı aklıma geldi. Eskiden beri çok önemsediğim yaşadığımız bu coğrafyanın farklı yerlerini anlatan, bir anlamda tarihe silinmeyecek bir iz bırakan “yerel monografi”lerin yazılması işinin bir başka, üstelik de tanıdığım bir yazar tarafından yapılması çok hoşuma gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bulut Olmak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha batısından olsa da ben de “Karadeniz çocuğu”yum. Karadeniz’in yaylaları bana da yabancı değil. Oradaki eski yaşamı kıyısından köşesinden de olsa bilir, bazı söyleyiş biçimlerine aşina sayarım kendimi. &lt;br /&gt;Oralarda bulutlar aşağıya iner akşamları. “Duman” derler. Yüksek yaylalardaysanız hemen her akşam birdenbire kaplar ortalığı. İki adım ötenizi göremezsiniz içine girince. Önce bir ıslaklık sarar her yanınızı, sonra kaybolursunuz. Seslenirsiniz sesiniz bile bir başka çıkar. &lt;br /&gt;Bir “sis” değildir o “duman”dır, ateşi olmayan. Tersine “su”dur, çünkü “bulut”tur! Bulut olursunuz, ona karışınca. &lt;br /&gt;Bu hali yaşayanlar ya da bilenler için Uğur’un kitabının adının “Kaçkarlarda Bulut Olsam” olması çok doğaldır. Belki de Uğur’un kitabı bu yüzden de yakaladı beni. &lt;br /&gt;Bir solukta çevirdim sayfalarını, içeriğini okuyunca, onun o kısacık anda bize yaptığı rehberlik aklıma geldi. Keşke oraları dolaşmadan önce bu kitap yayınlanmış ve elimde olsaydı dedim, kendi kendime.&lt;br /&gt;Gerçekten “içeriden bir bakışla” yazılmış, bir rehber olmanın ötesinde kimi etnografik, dahası kaybolma ya da unutulma olasılığı yüksek kimi bilgileri, olayları, unsurları anlatıyor olması, onu tarihe konulmuş bir not olma bağlamında da çok önemli kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir rehber&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-Y1TD2ZA_5do/Tl1MLBpWjHI/AAAAAAAAB6g/rV7o9R7swgI/s1600/%25C3%25A7aynig-k2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 293px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Y1TD2ZA_5do/Tl1MLBpWjHI/AAAAAAAAB6g/rV7o9R7swgI/s400/%25C3%25A7aynig-k2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646753260096621682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kitabın girişinde yer alan C. Birkan Yüksel’in yazdığı “Büyülü Rotalar, Güzel Hikâyeler ve Bir Gezginin Portresi” başlıklı yazıda  “Devasa bir çeyiz sandığıdır Kaçkarlar. Doğu Karadenize tekinsiz ama göz kamaştırıcı elbisesini diken sonsuz kıvrımlarında, köyler, yaylalar, kasabalar, göller ve nehirler, eski zamanların değerli taşları gibi yan yana ve üst üste dans eder. Makrevis, Kavak, Mikron, Vice, Habak, Ortan, Çinçiva Hemşin dağlarının adına köy denilen asaletli masal ülkeleri… Cesaret edip de duvarlarına dayarsanız kulaklarınızı, geride kalmış yılların kalabalığını özleyen, gelmeyen ve yalnız bırakan gurbetçilere sitem eden sızılı iç geçirişleri işitirsiniz. Evler ve konaklar terk edilmişliği fısıldar Kaçkarlarda. Zamana direnmeyi ve umudu. Elinizdeki kitap, bu görüntülerin ve öykülerin harekete geçirdiği gezerlerin, yıllardır anlamaya ve tanımaya gayret gösterdiği bir yeryüzü cennetinin, Kaçkarların yol haritasını sunuyor bizlere” diyor.&lt;br /&gt;Kitap tam da bu yüzden öncelikle Kaçkarları anlatan bir rehber olarak nitelenebilir: Fırtına Vadisi’nin iki yanında gezilecek, görülecek yerlerin, buralara ait rotaların, o rotaları izlerken görülecek olan güzelliklerin bilgisini veren bölümleri var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İnsanı ve yaşamı anlatmak…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda bu vadide yaşamın temel unsurlarını da farklı başlıklar altında, temel özellikleriyle, ama içinde onları “insani kılan” öznellikleriyle birlikte anlatılmış. &lt;br /&gt;Vadiye ilişkin bazı bilimsel bilgileri de kitaptan edinmek mümkün ve bunları bilmek aslında vadiye yapılmak istenenlere, bölge insanının itirazını anlamak için yeterli.&lt;br /&gt; “Kaçkarların Can Damarı Buzul gölleri” bu güzelliklerin arasında diğerlerinden biraz daha öne çıkan unsurlar arasında yer alıyor. Çok sayıdaki göl fotoğrafları, onları gerçekten görmeyi isteme duygusunu kışkırtıyor. &lt;br /&gt;Tarihsel yapılar, örneğin birkaç hafta önce benim de bu sayfada dile getirdiğim Zil Kalesi başka boyutlarıyla ve biçimde anlatılmış. &lt;br /&gt;Yaşam alanlarının en önemlilerinden olan “konaklar” tarihsel olanları ayrı anlatılacak şekilde pek çok unsuru ve özellikleriyle, onların içinde geçen kimi yaşanmışlıklarıyla kendisine yer bulmuş.&lt;br /&gt;Bu vadide yaşamın pek çok boyutu ve unsuru var. Vadinin iki yanındaki yamaçlardaki insanlar bulundukları yerin, bölgenin, hatta bahçenin bir parçası ve onunla bütünleşen özelliklere sahip. Sevgili Uğur bunları da hem kalemiyle hem de fotoğraflarıyla dile getiriyor kitapta. &lt;br /&gt;Özellikle “Hemşinliler”den söz ediyor. Adnan Genç’in yukarıda söz ettiğim kitapta başka boyutları ve yönleriyle anlattığı insanların benzerlerini, bu kitapta Biryol’un gözünden okumak olası.&lt;br /&gt;Kitabın son bölümünde ise yine “Lazların ve Hemşinlilerin” yaşamlarının olmazsa olmaz bir parçası olan “Tulum” ve o tulumun “yanık” sesine “Samistal’in sarkaşi, beyaz parlar her taşi/Kiminin söyler güler, kiminin akar yaşi” diyerek başka anlamlar katan “türkü”ler var.  &lt;br /&gt;Bunlara ek olarak kitabın son bölümünde yer alan “Çamlıhemşin Mahalli Sözlüğü” ise aynı zamanda araştırmacıları da kitabın olası okurları yapacak bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İçerik ve biçim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okurken sadece iki noktaya takıldım: Bunlardan ilki kitabın boyutları, ikincisi ise baskı kalitesi. Özel bir kâğıt kullanılması çok güzel olmakla birlikte, kitap şu andaki boyutlarına göre daha büyük boyutta olsaydı çok daha albenili bir kitap olabilirdi. &lt;br /&gt;Baskının daha parlak ve kalın bir kağıda yapılması da bence içeriğini daha görünür kılardı. Diğer yandan kitapta hepsi de Uğur Biryol’a ait olan fotoğraflar biraz daha büyük ve görsel bakımdan da etkileyici biçimde işlenerek basılsaydı çok daha iyi olurdu. &lt;br /&gt;Tüm bunların gerçekleştiği ve belki de bir daha yeniden yayınlanmayacak bir “Kaçkarlar’da Bulut Olsam” kitabının, “kitap koleksiyoncuları” açısından da edinilmek istenen ve özendiren dolayısıyla onu başka bir değer içeren bir “yapıt” haline getirirdi diye düşündüm. &lt;br /&gt;Kuşkusuz tüm bunlardan biraz da kitabın olası satışı ve erişilmesi göz önüne alınarak vazgeçildiğini öngörmek de olası. Ne yazık ki bizim ülkemizde yayıncılık da “ekonominin dolayısıyla piyasanın kurallarına göre şekillendiriliyor.&lt;br /&gt;Yine de bu kitabı “Fırtına Vadisinde yaşayan, yaşamış ve bu coğrafyayı sevenlerin” kütüphanelerinde bulacağımızdan eminim. &lt;br /&gt;Dahası oralara gitmek isteyenlerin gitmeden önce okuyacakları, hatta giderken yanlarında götürüp hem okuyup hem de orada anlatılanları görecekleri ve yaşayacakları bir “rehber”e dönüştüreceği de açık.&lt;br /&gt;Sevgili Uğur, emeğine yüreğine sağlık. &lt;br /&gt;Bu coğrafyayı sevenler olarak teşekkür ediyor, yeni yapıtlarını bekliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Kaçkarlarda Bulut Olsam&lt;br /&gt;Uğur Biryol&lt;br /&gt;Phoenix Yayınevi&lt;br /&gt;ISBN: 978-605-573-879-2  252 Sayfa&lt;br /&gt;Haziran 2011&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-8023134889834295582?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/8023134889834295582/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/kackarlarda-bulut-olsam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8023134889834295582'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8023134889834295582'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/kackarlarda-bulut-olsam.html' title='Kaçkarlar’da Bulut Olsam'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-RknI0gAx_0k/Tl1MLQuJtyI/AAAAAAAAB6o/QckGHOsnnwM/s72-c/ka%25C3%25A7karlardabulutolsam-2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-1487758262458980994</id><published>2011-08-20T13:36:00.000-07:00</published><updated>2011-08-30T13:42:48.869-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='El Guernico'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='barış istiyorum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Barış'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brecht'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Picasso'/><title type='text'>Barış İstiyorum</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-e4YiohbHPFU/Tl1KQeCCArI/AAAAAAAAB6I/Gu0jkbCDNzE/s1600/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum-pro.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 190px; height: 190px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-e4YiohbHPFU/Tl1KQeCCArI/AAAAAAAAB6I/Gu0jkbCDNzE/s400/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum-pro.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646751154592416434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bu sözcük yazılı, sosyal sitelerdeki sayfalarımda yer alan resimlerimde. &lt;br /&gt;Oraya koydum çünkü “Barış İstiyorum!”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;BRECHT tersini yazmıştı “Duvara Tebeşirle Yazılan” şiirinde:&lt;br /&gt;“ ‘Savaş istiyoruz!’ / En önce vuruldu / Bunu yazan.”&lt;br /&gt;Savaş istiyorlar!&lt;br /&gt;Yalnız istemiyorlar, savaş kararı alıyor, uyguluyor ve savaşıyorlar.&lt;br /&gt;Erkeklere seslenmiştim defalarca:&lt;br /&gt;“Doğuramayacağınız, var edemeyeceğiniz çocukları öldürmeyin” diye...&lt;br /&gt;En “kritik” nokta burasıydı benim için. &lt;br /&gt;Kadınlara güvenmiştim!.. Erkekler onların bazılarını da etkiledi. Yanılttılar beni!.. &lt;br /&gt;Kimse dinlemedi, dinlemiyor, dinlemeyecek...&lt;br /&gt;Çocuklar ölecekler, analar, bacılar, eşler, kardeşler, evlatlar ağlıyor, daha da ağlayacak...&lt;br /&gt;Ağlayacağız!..&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-GmTKABNZJGQ/Tl1KQKTmw-I/AAAAAAAAB6A/hlyq5HnqEpM/s1600/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum4.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 215px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-GmTKABNZJGQ/Tl1KQKTmw-I/AAAAAAAAB6A/hlyq5HnqEpM/s400/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646751149297419234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;30 bin yetmedi, 40 bin oldu... Şimdi o da yetmiyor belli ki! Daha çoğalacak.&lt;br /&gt;Ama bilin ki bu öyle 50’de, 100’de filan durmaz, bu gidiş “kötü” gidiş. Hep öyle oldu!&lt;br /&gt;Bu gidiş “top yekun” bir savaşın ayak sesleri.&lt;br /&gt;Evet ilk önce “savaş istiyoruz” diyenler vurulacak belki de...&lt;br /&gt;Ama inanın bana, ölenlerin çoğu “savaş istemiyoruz, barış istiyoruz” diyenler olacak.&lt;br /&gt;12 haziran gecesinde “doğar gibi olan umut” bitti, ne yazık ki!&lt;br /&gt;Ne zaman ki baş köşedeki koltuğa yalnız başına oturuldu, işte o zaman bitti bence “o umut”..&lt;br /&gt;Borcu olanlar borcunu öderler. Ödemezlerse duramazlar, varolamazlar. &lt;br /&gt;Borç ödeniyor şimdi. Borç ödetiliyor. Ödetilecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O borçlar bizim değil!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-NBFU222Doxo/Tl1KQ_LpzOI/AAAAAAAAB6Q/4xJlKmzqDyM/s1600/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 227px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-NBFU222Doxo/Tl1KQ_LpzOI/AAAAAAAAB6Q/4xJlKmzqDyM/s400/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646751163491142882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ama bizim de borçlarımız var. Bizden sonrakilere...&lt;br /&gt;Bir tarihte bununla ilgili bir şiirimsi karalamıştım: Çocuklara yönelmiş ve “bu borçlar benim” demiştim, adı “ ‘Barış’ Borcu” olan bu şiirimside.&lt;br /&gt;“en çok borçlu olan benim / ve  tüm borçlar elbette benim / ama inanın ödeyebileceklerimin /&lt;br /&gt;hepsini ödedim / ölmeden önce // tek borcum yoktur / kimseye sizden başka... // tek borcum "barış"tır! / tek bırakabildiğim / bu borçtur / sizlere // barışamadık, / barıştıramadık...”&lt;br /&gt;Bu borçların önemli bir bölümü “barış”ı yeterince çok, derin, geniş, sürekli ve gönülden istemediğimiz için bizim hanemize yazıldı. Şimdi artık o borcu ödememizin zamanı.&lt;br /&gt;Hep birlikte “barış istiyorum” diyerek başlayabiliriz buna.&lt;br /&gt;Şimdi, şu anda, hemen... Ama hep birlikte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘El Guernica’yı kim yaptı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;“El Guernica”nın önünde bir Alman subayı’nın Picasso’ya “bunu siz mi yaptınız” diye sorduğu ve onun da “hayır siz yaptınız” dediği söylenir.&lt;br /&gt;Savaşı en iyi anlatan yapıtlardan birisidir o! En iyi anlatan sözlerden birisi de bu yanıttır. &lt;br /&gt;Picasso “El Guernica”da savaşı çok iyi anlatır. Tolstoy da öyle yapmıştır “Savaş ve Barış”’ta... Brecht de “Cesaret Ana” başta olmak üzere, hemen hemen tüm eserlerinde savaşı çok iyi anlatmıştır!&lt;br /&gt;Bunlar savaşı anlatan bir kısa filmin bağlantısı ulaşınca aklıma geldi bu gece.&lt;br /&gt;O filmin adı “WarDisease” Türkçeye çevirmeyi denersek “Savaş Hastalığı” diyebiliriz belki de. İnanılmaz görüntüler var o sekiz dakikayı biraz aşan filmde.&lt;br /&gt;Yönetmeni “Marie Magescas” adında bir Fransız “kadın”. 8-14 Kasım 2010’da İstanbul’da gerçekleştirilen “22. Uluslar arası Kısa Film Festivali”nde gösterilmiş. &lt;br /&gt;Festivalin kitapçığında onun için verilen kısa biyografide “Yaşamını ve çalışmalarını Paris’te sürdürmektedir. Tiyatro öğrenimi görmüş, kendi tiyatro grubunu kurmuş ve oyunlar yazıp yönetmiştir. 1992’de resim yapmaya başlamış ve 1993’te ilk sergisini açmıştır. Ressamlığın yanı sıra 2000’de video çalışmalarına başlamıştır. Bugün Fransa’da resimlerini ve dünyanın çeşitli yerlerindeki festival, galeri ve bienallerde de videolarını sergilemektedir” deniliyor.&lt;br /&gt;Neden böyle bir film yaptığını bu biyografi bence çok açık anlatıyor. &lt;br /&gt;İki temel belirleyen var bence: Birincisi “kadın” olması, ikincisi de “bir sanatçı” ama özellikle de bir “tiyatrocu” olması. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-cnxX0_auzlU/Tl1KPmK6uvI/AAAAAAAAB5w/aryJi-l57F8/s1600/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 221px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-cnxX0_auzlU/Tl1KPmK6uvI/AAAAAAAAB5w/aryJi-l57F8/s400/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646751139597302514" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu nefis filmi o zaman izleyemedim, haberim bile olmadı, bu geceye kadar. &lt;br /&gt;Bu yazıyı yazmadan hemen önce ondan haberim oldu ve bana iletilen bağlantıdan izledim. &lt;br /&gt;Bir görüntü ile aktarılabilecek pek çok savaşın görüntülerinden oluşmuş bir “kolaj”dı “Marie Magescas”ın bu kısa filmi.&lt;br /&gt;Duyarlığım yüksekti belki.  Onu izlediğim sırada, yeni saldırı ve ölüm, yeni savaş ve çatışma haberleri geliyordu çünkü... Televizyondan, radyodan, internetten. Ölüm haberleriyle dolu bir geceydi...O gencecik insanların bir anda “yok” oluşları karşısında bir şey yapamamanın “acıtan çaresizliği” altındaydım, o filmi izlerken...&lt;br /&gt;Yine de sabırla izledim o pek çoğu belleğimin bir yerlerinde zaten kayıtlı olan o görüntüleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Hastalık değil!”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-e1z4snT2T2Y/Tl1KPxPv68I/AAAAAAAAB54/3qS5J9hyBkg/s1600/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum3.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 220px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-e1z4snT2T2Y/Tl1KPxPv68I/AAAAAAAAB54/3qS5J9hyBkg/s400/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646751142570355650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Savaş” bir toplumda ortaya çıktığında herkesi ilgilendiren en temel sağlık sorunlarından birisi olur, bu doğru; üstelik hızla yayılır ve çevredeki diğer toplumları etkileyen bir boyuta da erişebilir. Bu da doğru!&lt;br /&gt;Ama “savaşma isteği” ya da “eylemi” aklı başında, kârını, yararını, zararını düşünebilen insanlar bilinçli bir şekilde karar verdiği ve uyguladığı gerçekliktir.&lt;br /&gt;Dolayısıyla savaş bir “hastalık” değildir. Belki bu kavram Sonntag’ın yaptığı gibi bir “eğretileme” amacıyla kullanılabilir. Ama “savaş”ın ne olduğunu doğru tanımlamak gerekir. &lt;br /&gt;“Keşke bir hastalık olsaydı” diye düşündüğüm olmuştur; o zaman belki de hekimler bu tanıyı koyup tedavisini bulmak için çaba sarf ederlerdi ve eninde sonunda başarabilirlerdi. &lt;br /&gt;Ama öyle değil ne yazık ki!&lt;br /&gt;Yukarıda söz ettiğim festival kitapçığında filmin tanıtımı için yazılan şu sözler de bence bunun çok sağlam bir kanıtı: &lt;br /&gt;“10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni onayarak ilan etti. Bugün dünyanın en büyük silah tüccarları Birleşmiş Milletler Üyesi beş ülkedir. Arşiv görüntülerinden derlenen savaş hastalığı, zaman dizine bağlı kalmaksızın, bu ekonomik gerçekliğe oyuncak olan insanların eşdeğer durumunu inceler. Kadınlar, erkekler, çocuklar. Koşarlar, ağlarlar, düşerler, ölürler, silahlanırlar. Ve yeniden başlarlar.”&lt;br /&gt;Altıncıyı yazmayı unutmuşlar belli ki!&lt;br /&gt;Bu savaşı reddediyorum. Barış bir kaç ay önce, bu kadar yakınımıza gelmişken bu savaşı reddediyorum. Biliyorum; savaşan iki taraf da bana kızacak, hatta kim bilir belki beni “ortak” düşmanları belleyecek. Çok korksam da bu sözü en yürekten, en açık bir şekilde yineliyorum:  &lt;br /&gt;“Barış istiyorum!” Başka yol yok çünkü. Yaşamak için, varolmak için... Benim istemem yetmeyecek, bunu da biliyorum. Onun için sizin de bu haykırışa katılmanızı diliyorum!&lt;br /&gt;Bunun için o kısa filmi izleyip, belleğinizi tazelemenizin yetecek, bundan da eminim. Çünkü sizlerin de benim gibi bu savaştan herhangi bir çıkarınız olamaz. Tem terine hep birlikte kaybedeceğiz.&lt;br /&gt;Onun için size önerim bu: Gelin izleyin o görüntüleri sonra hep birlikte söyleyelim:&lt;br /&gt;“Barış İstiyoruz!” diyelim. Daha yüksek sesle, daha kuvvetlice, daha inanarak ve daha yürekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-1487758262458980994?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/1487758262458980994/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/bars-istiyorum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1487758262458980994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1487758262458980994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/bars-istiyorum.html' title='Barış İstiyorum'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-e4YiohbHPFU/Tl1KQeCCArI/AAAAAAAAB6I/Gu0jkbCDNzE/s72-c/bar%25C4%25B1%25C5%259Fistiyorum-pro.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-6826139619030416120</id><published>2011-08-13T01:59:00.000-07:00</published><updated>2011-08-13T02:14:21.802-07:00</updated><title type='text'>Zil Kalesi'ne Yapılanları Herkes Görmeli!</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Rize'nin Çamlıhemşin ilçesi Çat mevkiinde bulunan yaklaşık sekiz asırlık tarihi Zilkale, Fırtına Deresinin batı yamaçları üzerinde kurulmuş. Kalenin, üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi, denizden 750, dere yatağından ise yaklaşık 100 m. yüksektedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/--VO9Eok9fJQ/TkY_xYQhNHI/AAAAAAAAB4s/dkxq90ujEaM/s1600/zilkale-yaz%25C4%25B101.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 292px;" src="http://3.bp.blogspot.com/--VO9Eok9fJQ/TkY_xYQhNHI/AAAAAAAAB4s/dkxq90ujEaM/s400/zilkale-yaz%25C4%25B101.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5640265700886000754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TARİHSEL&lt;/span&gt; verilere göre insanların yerleşik düzene geçmeleri binlerce yıl sürmüş. Günümüzde de hâlâ yerleşik düzene geçmemiş toplumlar var. Koşulların rolü büyük, ama aslında insan soyunun yerleşik hâle gelmesi aslında bir "kültür" sorunu. Kafası yerleşik düzene geçmeyenlerin, dünyaları da yerleşik düzene geçemiyor. Ya da tersinden söyleyelim: Fiilen ve fiziken yerleşik düzene geçseler de, kafaları buna uygun olmayınca "göçebelik"ten kurtulamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılacak olursa insanın yerleşik düzene geçmesinin temelleri "artı değer"in ortaya çıkması gibi ekonomik yaşamda olsa da, bunu tamamlayan örneğin "mülkiyet" kavramı gibi bir "üst yapısal" değişiklikleri de varlığını gerektiriyor. Çünkü "mülkiyet"ten ari, artık değerin "artık" sonuçlarını da "potlaç"larda doğaya geri döndüren topluluklar da var. Bunlar yerleşik düzene geçmiş ve bu değerlerin "tersini" kendine "değer" olarak biçmiş toplulukların gözünde "ilkel" ya da "vahşi"ler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İlkel" ya da "vahşi" olmak, doğayla daha uyumlu bir yaşamı tanımladığı için, belki de hem doğaya, hem de yaşama daha "dost" sayılabilir. En azından bu tür bir yaşamı benimseyenler hem soylarına hem de içinde yer aldıkları doğaya daha az zarar veriyorlar. Sürekli göçebe halinde olmanın bir başka anlamı belki de bu: "Geçici olarak yaşadığın yere, zararını da yararını da eşit oranda bırak!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın iki ayak üzerinde ve bitkilerden farklı olarak "kökleri"nin dışarıda olması, belki de aklı ya da akılsızlığı yüzünden çevresine en çok zarar veren tür olan insan için doğanın kendi kendine bulduğu başka bir çözüm de sayılabilir bu "olanak",&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan soyu hareket ettiği sürece gerçekten de yararını da, zararını da eşit olarak doğaya dağıtıyor. Buradan yola çıkarak "yerleşik düzen" insanın biyolojik yapısına ve onun doğa içindeki yerine ve konumuna aykırı, hatta geçmişte yapılmış yanlışlardan birisi olarak nitelendirilebilir. Küreselleşmiş ekonomik düzene eklemlen(e) meyen dünyalılar için Yardımcı Komutan Markos'un da bulduğu "gezici yoksul/yoksun topluluklar" belki de "mümkün" olan başka bir dünyanın yaratıcısı olacaklar ve o zaman "taşlar yerli yerine oturacak", hatta aslında hiç yerinden oynamayacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı "Zilkale"nin son halini görünce içimden geçen dilek gibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sınırda olmak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl sorun, yerleşiklik ve göçebelik kültürlerinin tam arasında kalanlarda belki de!&lt;br /&gt;Bunlara "sınırda/borderline" topluluklar demek gerekir belki de. Hatta biraz daha ileri gidip bu tür toplulukları, psikiyatriden ödünç alınmış bir nitelemeyle "çok kimlikli/kişilikli" ya da daha amiyane bir tanımla "yarılmış kişiliklerin belirleyici olduğu topluluklar" olarak adlandırmak da mümkün olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür insanlar en azından birbiriyle sürekli çatışma halinde bulunan iki farklı kişilik yapısını, eksikleri/eksiklikleriyle birlikte sergilerler: Tam "yerleşik" sayıldıkları noktada bir tercih ya da tutumları onların içindeki "göçebe" yanı ortaya çıkarır. Ya da tam tersi: Göçerken gittikleri yerlerde bıraktıkları izlerle, hatta verdikleri zararla, yerleşik düzene geçmiş olanların atalarına rahmet okutacak kadar tahripkâr olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar, filozoflar, sosyologlar, psikologlar ve başka disiplinlerden gelen akademisyen ve uzmanlarca tartışılması gereken konular. Her ne kadar bazı düşüncelerimiz olsa da, kısıtlı bilgilerimiz, bu konularda daha çok "kalem oynatmamıza" engel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de yaşama ve bu toprağın insanlarının bıraktığı izlere baktığımızda gördüğümüz kimi ipuçları bu tartışmada yukarıda ifade ettiğimiz düşüncelere birer kanıt sağlamaya olanaklı kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu dünyadaki "Cennet"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuzun son haftasını dünyayı değiştirmeden gitme olanağını bulduğum bir "cennet"te geçirdim. Yeşilin, mavinin tüm tonlarıyla, doğanın bahşedebileceği her şeyden en azından birer örneğin uzaysal boyutta hiçbir boşluk bırakmayacak kadar içinde olduğumuz evreni ve onun üzerinde sürdürdüğümüz yaşamı dolduracak kadar zengin olduğu bir coğrafyadaydım. "Doğu Karadeniz"in insan soyunun tüm saldırılara karşın henüz doğallığını yitirmemiş dağlarında, yaylalarında, dere kenarlarında, serentiler ya da çocukluğumdan bildiğim adıyla "paşka"larıyla dolu ortam ve mekânlarında geçirdim.&lt;br /&gt;O güzel günler tıpkı bir rüya gibi başladı ve bitti!&lt;br /&gt;Yalnızca mideme giderek bedenime katılan güzelliklerle değil, aynı zamanda gözlerimden, kulaklarımdan, ellerimden geçerek ruhumu ve beynimi doyuran güzelliklerle de beslendim zenginleştim ve çoğaldım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında çoğul konuşmak gerekir; tek değildim kuşkusuz, bulunduğumuz yerlerdeki "güzel" insanlar da bu zenginleşmenin, çoğalmanın yaratıcılarıydı. Köken olarak kendilerini "Laz" diye adlandıran, algıları ve ifadeleri yalnızca farklı dillerinden kaynaklanmayacak şekilde farklı olan insanlardı. O dilin tınısından bile keyif alınan söyleşilere kulak verdim anlamasam da. Ama onların da bizlerin varlığıyla çoğaldıkları, zenginleştikleri fark edebildim yine de. Çünkü her insan bir dünya aslında!  Orada yaşanan her anın ve duyumsanan her uyaranın bitimsiz ve daha keşfedilecek pek çok yanı olan başka "güzel"likle dolu olduğunu da söylemem gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii oradan ayrılma zamanı geldiğinde hüzünlü bir kopamama durumu, "hiç gitmesen" olmaz mı duygusunu verecek şekilde elini sıkan ya da kucaklayan insanların varlığını ve içten bir bağlanışı da paylaşmalıyım burada...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zil Kale'nin Sistemdeki Yeri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-7JSyylbPtkY/TkY_7SjZ21I/AAAAAAAAB40/oT-wjOiUipE/s1600/zilkale-yaz%25C4%25B102.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 290px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-7JSyylbPtkY/TkY_7SjZ21I/AAAAAAAAB40/oT-wjOiUipE/s400/zilkale-yaz%25C4%25B102.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5640265871153290066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir güzelliği "paraya çevirme" düşüncesi, bazen "Karadeniz Sahil Yolu", bazen "Yaylaları Birbirine Bağlayan Otobanlar", bazen de "Eski Eser Restorasyonları" şeklinde kendini gösteriyor ne yazık ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunların aktörleri ise, özellikle bir ucu "devlet" ya da "sistem"e değen, onlardan beslenen ve onları besleyen kimi unsurlarda, yukarıda söz ettiğim o "yarılma"yı ya da "çift kişilikliliği" taşıyanlardı. Hele hele şu dönemde "devlet"e değenlerin sayısının çok daha fazla olduğunu da eklemeliyim. Onların hayalleri de, o hayalleri var eden uygulamaları da hep bu yönde. Çünkü kafaları hep böyle çalışıyor. Binyıllardır önlerinden akan suyun var ettiği o coğrafyanın farkına varmasalar da, o suyun yarın çok "para" getireceğini öğrenmişler. O paranın bir bölümünü bugün kazanabilecekleri her fırsatta bu tür adımları atmaktan çekinmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duygunun zirve yaptığı anlardan birisini de Çamlıhemşin'den yaklaşık 20 km. daha yukarıda, yalçın dağların koyağında bir kalede, bilinen adıyla "Zilkale"de yaşadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rize'nin Çamlıhemşin ilçesi Çat mevkiinde bulunan yaklaşık sekiz asırlık tarihi Zilkale İlçe merkezinin 15 km güneyinde Fırtına Deresinin batı yamaçları üzerinde kurulmuş. Kalenin, üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi, denizden 750, dere yatağından ise yaklaşık 100 m. yüksekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-_J1BHQVxeZU/TkZAFERCg6I/AAAAAAAAB48/eDSpnymWmaA/s1600/zilkale-yaz%25C4%25B103.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 255px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-_J1BHQVxeZU/TkZAFERCg6I/AAAAAAAAB48/eDSpnymWmaA/s400/zilkale-yaz%25C4%25B103.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5640266039116858274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı "Aşağı Kale" anlamına "Zir kale". Ama halk "Zil kale" demiş, öyle de kalmış. Çünkü o kadar üksek bir tepede yer alan bir kalenin adının "aşağı" olması pek de kabul edilir değil sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zil Kale bölgede bulunan Kale-i Bâlâ, Varoş Kale, Pazar Kalesi ilk bakışta aynı elden çıkmış ve aynı amaçla yapılmış izlenimi vermektedirler. Bayburt ve İspir'deki diğer benzer kaleler ve Pazar(Atina)'daki Kızkulesi ile bağlantıları olduğu düşünülünce, Anadolu'nun pek çok yerinde bulunan, benim de ayakta kalanların önemli bir bölümünü gördüğüm kalelere benziyor. Bu tür kalelere dair oralarda duyduğum, bunların birbirlerini görebilmeleri nedeniyle "haberleşme/erken uyarı bilgileri ileten kaleleri" olduğu yönündeydi. Bu bölgedekilerin konumları da bunu düşündürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine bir merdivenle inilen bu kalenin yapım tarihini belirtecek kesin veriler olmamakla birlikte 14. ve 15. yüzyıllarda yapıldığı sanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Anthony Bryer, Trabzon İmparatorluğu döneminde ya bizzat Komnenoslar ya da İmparatorluğa bağlı yerli Lordlar (mesela Zil Kale için Hemşin Lord'u Arhakel) tarafından yapıldıklarını tahmin ediyor. Sanat Tarihçi S. Eyice de bu tarihlendirmeye katılırken "Kalenin ilk sahipleri hakkında bir şey söylenemez" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papaz P. Minas Bıjışkyan (Trabzonlu) (1871) "Kayalığın üzerinde bulunan ve Zilkale denilen eski bir kalenin içinde insana şaşkınlık veren kemerli binalar ve büyük bir kule vardır Kalenin alt ucu, tepelerin üzerinde başka kalelere ve eski bir kilise kalıntıları bulunan Fırtına Deresi'ne kadar uzanır" diyerek kaleye dair gözlemlerini kaydetmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgenin ilk çağları olduğu gibi orta çağ tarihi de karanlıktır. Hemşin yöresinin İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu zamanlarında tam olarak mı kısmen mi fethedildiğini tam olarak bilinmemektedir. Osmanlıların bölgeyi fethinden sonra kale kullanılmıştır. 16.yy başlarında hazırlanan tarih defterlerin de kalenin adı "Kale-i Zir" olarak geçmekte ve askeri amaçlarla kullanıldığı bilinmektedir. 1871 tarihli Trabzon vilayeti salnamesinin 178. Sayfasında Atina kazasına bağlı "Hemşin" nahiyesinde "Kale-i Bala" ve Zir namlarında iki harap kale bulunduğu belirtilmektedir. 1979 yılında kalede bulunan 26 cm uzunluk ve 4-4 ½ cm çağpında pirinç döküm, iki el topu Trabzon Müzesi'ne getirilerek envantere kayıt edilmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kale, dış surlar, orta surlar ve iç kaleden meydana gelmektedir. Dış kalenin kapısına kuzey batı yönündeki patika bir yolla ulaşılır. Kuzeydeki kapının söve taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla orta surlar seviyesine çıkılır ve ikinci bir kapı ile kale içerisine girilir. Orta kale içerisinde üç önemli yapı bulunmaktadır. Bunlar; muhafız binası, şapel ve baş kuledir. Kulenin dört katlı olduğu, duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. İçerisinde ince bir bölüntü duvarı ve dolgu toprak vardır. Duvarlar üzerinde doğu yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktadır. Ahşap olan iç konstrüksiyon çürüyüp yok olmuş olmalıdır Bryer'a göre kuzey duvarına bitişik dörtgen apsidli oda bir şapeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulenin üstünün de bir teras şeklinde olduğu belirlenmiştir. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvalarının varlığı bugün saptanamayan sarnıçlarla bağlantılı olduğu düşünülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Farkları bulun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu değişimin öncesini ve sonrasının birinci elden tanığı olmak, yerleşik düzene geçen göçebe toplumların "ne menem" bir insan grubu olduğunu göstermesi bakımından benim için çok öğretici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez sanırım 12 yıl önce görmüştüm Zil Kale'yi, belleğimdeki izler, o zaman çektiğim karta basılan ama sonra bulamadığım fotoğraflardan anımsadıklarım, internetten tarayarak bulduğum eski fotoğraflarla aynıydı. Onları bu kez çektiklerimle kıyasladığımda bulmacalardaki "yedi fark"ın değil, belki de yedi yüz farkın olduğu gerçeğini yazıya eşlik eden fotoğraflarda göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada görüldüğü gibi Zil Kale son birkaç yıl içinde restore edilmiş.&lt;br /&gt;Benim yaşımda olanlar Topkapı'da şehirlerarası otobüs terminalinin olduğu dönemi anımsarlar. O dönemdeki Topkapı surlarının halini de. Tabii Topkapı'dan geçerken şimdiki halini gördüklerinde bazıları benim yaşadığım duyguları yaşıyordur. İşte söz konusu "restorasyon" (ki ben buna "tahrip etme" fiilinin İngilizce söylenişinden yola çıkarak "destroyasyon" demeyi yeğliyorum) tam da böylesi bir sonuç yaratmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle Zil Kale ilkinden yaklaşık 800 yıl sonra ikinci kez gerçekten "yeniden yapılmış".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yöresel sitelerde yapının yenilenmesinin müteahhitliğinin Ümit Köseoğlu tarafından üstlenildiği belirtiliyor. Buna göre 250 bin TL'ye restore edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nette yer alan konuyla ilgili bir haberde dönemin Rize Valisi Kasım Esen restorasyon çalışmalarını yerinde incelediği, restorasyonun zamanında bitirilmesini istediği ve yaptığı açıklamada, "Kültür varlıklarını geliştirmek için çaba sarf ediyoruz. UNESCO bu tür yapıları bütün insanların ortak mirası kabul ediyor. Bu tür tarihi eserleri korumak ve onarmak bizim şerefimizdir. 1-2 sene önce burası harap bir vaziyette idi. Önce projesi yapıldı daha sonra ödeneği çıkartıldı ve yapımına başlandı. Tarihi bu kale yıkılıp yok olmaktan kurtarılarak gelecek kuşaklara bırakılacaktır" dediği belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orayı dolaştığım sırada bir grubu gezdiren yerel bir rehber, bu sürecin ayrıntılarına dair bildiklerini sıralarken, anlattıkları "dudak uçuklatacak" cinstendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkardığım sonuç şuydu: Bu ülkede pek çok alanda "etkili ve yetkili" olanların tarihi eser algıları ve bilgileri yoktur, tarihi eserlerin korunması ve restorasyonuna dair temel bilgi ve kurallardan habersizdirler. Yapılacak en iyi şey onları asla bu işlere bulaştırmayacak bir yol bulmak ve bunu uygulamaya koymak, en azından o eserlerin olduğu şekilde dokunmadan korunması için gereken önlemleri almaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü geçtiğimiz günlerde Radikal'de yer alan Seben Dayı imzalı &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&amp;ArticleID=1059128&amp;CategoryID=77"&gt;"Restorasyon faciaları cenneti Türkiye"&lt;/a&gt; başlıklı haber, bu konudaki "hal-û ahval"imizi en iyi şekilde ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıları yetkililer, özellikle de konuyla doğrudan ilgisi nedeniyle Sayın Kültür Bakanı Ertuğrul Günay okuduğunda kendilerini nasıl hissediyorlar çok merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulmaması gereken bir nokta var:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Bu ülkede yok etmek yalnızca yıkarak yapılmıyor, yaparak da yok etmek mümkün olabiliyor.!" &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zil Kaleyle ilgili bilgi kaynağı: &lt;a href="http://www.kuzeymavi.com/yaylalar/18.htm"&gt;http://www.kuzeymavi.com/yaylalar/18.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yazının Bağlantısı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/biamag/132093-zil-kalesine-yapilanlari-herkes-gormeli"&gt;http://www.bianet.org/bianet/biamag/132093-zil-kalesine-yapilanlari-herkes-gormeli&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-6826139619030416120?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/6826139619030416120/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/zil-kalesine-yaplanlar-herkes-gormeli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/6826139619030416120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/6826139619030416120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/zil-kalesine-yaplanlar-herkes-gormeli.html' title='Zil Kalesi&apos;ne Yapılanları Herkes Görmeli!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/--VO9Eok9fJQ/TkY_xYQhNHI/AAAAAAAAB4s/dkxq90ujEaM/s72-c/zilkale-yaz%25C4%25B101.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-3670111995933191030</id><published>2011-08-06T00:01:00.000-07:00</published><updated>2011-08-07T03:53:59.670-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Açık Deniz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Y'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ütopya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Viktor Hugo'/><title type='text'>"Y"</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-bRDVnNLj41Y/Tj5t375TBKI/AAAAAAAAB30/jYushcPq5BI/s1600/gezegensel%25C3%25BCtopyatarihi.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 221px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-bRDVnNLj41Y/Tj5t375TBKI/AAAAAAAAB30/jYushcPq5BI/s320/gezegensel%25C3%25BCtopyatarihi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638064591252685986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hava kararmaya yüz tutmuştu ve alevlerin görüntüsü etrafa verdiği ışık ve oluşturduğu gölgelerle, varilin içindekilerin yanmasından kaynaklanan koku, sanki bir mabetteymişiz gibi mistik bir hava veriyordu...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşları 25-30 arasında olmalıydı. Toplam beş kişiydiler. İkisi erkek, ikisi kadındı. Beşincinin uzun düz saçları ve yüzünde birkaç günlük sakalı vardı. Ama hareketleri ile konuşması erkekten çok bir kadını andırıyordu. Hepsinin de kulağında küpeler vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülüyorlar ve birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Neşeli halleri ve şamataları olmasa belki de kimsenin dikkatini çekmeyeceklerdi. Ama parkın içinde hızlı hızlı yürüyerek spor yapan, sakallı ihtiyar dahil herkes onlarda "farklı" bir şeyler olduğunu algılamış, göz ucuyla da olsa izlemeye almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerin sırtında ağızları iple bağlanmış farklı büyüklükte iki beyaz torba vardı. Birisinin elinde de bir sopa gibi sapından tuttuğu bir enstrüman vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce görmediğim bir müzik aletiydi bu; gitar gibi gövdesinin ortası boğumluydu ama ondan daha küçüktü. Ancak arka bölümü gitarınki gibi düz değil, ut gibi bombeli yapılmıştı;  sapı ise saza benziyordu, ince uzundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Omzunda torba olan diğer erkekle, kızlardan birisi, küçük boyda, iki tarafına sap kondurulmuş küçük bir varil taşıyorlardı. Varil kesilip kenarları kıvrılarak sanki bir mangala benzetilmişti. Yüksekliği aşağı yukarı 40-50 santim kadardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parka girince topluca bir kenara geçip durdular. Varili ortalarına koydular. Torbaları ve enstrümanı da yere bıraktılar. Varili ortalarına alarak çevresinde halka oldular ve ceplerinde ne varsa, bir tiyatro oyunu oynarcasına ortalarındaki varilin içine atmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk önce cep telefonlarını gördüm ellerinde. Pillerini ve sim kartlarını çıkarıp teker teker varilin içine attılar. Sonra her biri bir yerlerden birer cüzdan çıkardı. İçlerini açıp kredi ve banka kartlarını çıkardılar, sonra onları ortalarından kırıp yine teker teker varile attılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından her biri bir farklı yerlerden fotoğraflı kimlik kartlarını bulup çıkardı. Onları da aynı biçimde elleriyle parçaladılar, parçalayamayanlar da kartları ortalarından büküp yine varile attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kadınsı hareketleri olan erkek eğildi ve yerde duran torbayı karıştırıp içinden bir metal bir tas çıkardı. Sonra kalçalarını abartılı bir şekilde kıvırtarak birkaç adım atıp, sırayla teker teker diğerlerinin önüne gelip tası onlara uzattı. Ötekiler de tasın içine cüzdanlardaki ve ceplerinden çıkardıkları kâğıt ve bozuk paraları koydular. Cüzdanları boşalınca, boş olduğunu birbirlerine gösterip onları da boş halde varile attılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra her biri giysilerinin ceplerini yoklamaya ve boşaltmaya başladılar; pantolonlarının arka, gömleklerinin yaka, ceket ve yeleği olanlar da onların ceplerinde, sigara paketleri ve tütün torbaları, kâğıt mendiller, ıvır zıvır ne var ne yoksa hepsini çıkarıp varilin içine attılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar kimseye aldırmaksızın bunları yaparken, çevrede durup onları izleyenlerin sayısı arttı ve meraklı büyük bir kalabalık oluştu. Kalabalık kendiliğinden, giderek düzene girdiler ve bir halka oluşturdu. Sanki bir sokak tiyatrosu izler gibi onları ve yaptıklarını izliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onların kalabalıkla herhangi bir ilişkileri yoktu. Çevrelerinde kimse yokmuş gibi kendi hallerinde ve rahat davranıyorlardı. Şaşırdığım yanlardan birisi de izleyen kalabalığın hiçbir tepki vermeden olacakları izlemesiydi. Bir an çantamdaki video kamerayı çıkarıp kaydetmeyi düşündüm ama rahatsız etmemek ve kalabalığa örnek oluşturmamak için vazgeçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Örtülen örtüler ve çıkarılan giysiler&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sonra erkeklerden birisi torbaların büyüğünün içinden büyük bir çarşafa benzer bir örtü çıkardı. Ellerini iki yana açıp yukarı kaldırdıktan sonra kollarını salladı ve katlanmış örtü açıldı. Kenarları aşağı yukarı üç-üç buçuk metre kadar olan kare şeklinde bir örtüydü. Önce yere yayacağını düşündüm ama sonra örtünün ortasının delik olduğunu fark ettim. O sırada kızlardan birisi ona yardımcı oldu ve örtünün diğer iki ucundan tuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık kahverengi, bir çuval gibi kalın ancak gevşek dokunmuş örtüydü. Ortasındaki delik de yaklaşık 30-40 santim çapında vardı. Kızla oğlan örtüyü yukarı kaldırdılar, diğer erkek eğilerek örtünün altına girdi, tam ortaya geldi ve başını delikten geçirip dışarı çıkardı. Örtünün üzerinde başı görününce tutanlar örtünün uçlarını bıraktılar. Örtü tesettürlü kadınların çarşafları gibi ayak uçlarına kadar erkeğin bedeninin tümü örttü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer erkek yine torbaya eğildi ve torbadan ilkinin eşi başka bir örtü çıkardı. Kız yine örtünün ucundan tuttu ve yukarı kaldırdılar. Bu kez diğer kız önceki gibi örtünün altına girdi, başını geçirdi ve ayni önceki erkek gibi örtüyle sarındı.  Üçüncü örtüyü kadınımsı hareketleri olan erkek sarındı. İlk üçü örtününce bu kez örtüyü ilk örtünen erkekle sonuncusu torbadan aynı örtüden iki tane daha çıkarıp, kendilerine örtü örtenleri aynı biçimde başları dışarıda kalacak şekilde "giydirdiler".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra her biri bir kenara çekildi ve örtünün altında tuhaf hareketler yapmaya başladı. Bir süre sonra aslında örtünün altında soyundukları belli oldu. Çıkardıklarını ortadaki varilin içine dolduruyorlardı. Her biri üzerindeki giysileri çıkardıkça bir birlerine gösteriyor, sonra da varile atıyorlardı. Gösterdikleri giysilerden iç çamaşırları dahil olmak üzere giyindikleri ne varsa çıkardıklarını anladık. İzleyenlerden bazı homurtular ilk o sırada yükselmeye başladı, ama onlar yine bu seslere kulak vermediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşini tamamlayan kenara çekilip bekledi. Hepsi giysilerini varile doldurunca, erkeklerden birisi yerdeki torbanın birinin içinden bir şişe çıkardı içindeki sıvıyı serperek varile boşalttı. Şişe yarılanınca şişenin ağzını kapattı ve yeniden torbanın içine koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Saç tıraşı ve "Y" harfi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Elini torbadan çıkardığında bu kez elinde bir tıraş makinesi ve bir ustura olduğunu gördüm. Diğer erkek örtüsünün uçlarını altına alacak şekilde varilin hemen yanına yere oturdu ve başını hafifçe yukarı kaldırdı, sonra "hazırım" der gibi bir işaret yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçları omuzlarına uzamış hafif sakallı ve esmer yakışıklı bir adamdı. Elinde tıraş makinesi olan oturanın saçlarına ensesinden başlayarak kesmeye girişti.  Birkaç dakika içinde o uzun siyah saçlardan eser kalmamıştı. Adamın üzerindeki örtünün üzerine düşen saçları elleriyle topladı ve varilin içine attı. Sonra tıraş makinesini kenara bıraktı ve daha önce oturanın yanına yere bıraktığı usturayı eline alarak ve boş olan elinin işaret ve başparmağıyla oturanın kafasının derisini gererek dikkâtli bir şekilde tıraş etmeye başladı. Usturayla oturanın başının tam arka kısmına bir parmak kalınlığında bir çizgi halinde kazımaya başladı. İşini tamamlayıp geri çekildiğinden makineyle kesilmiş kısa saçların arasında "Y" harfi şeklinde bir saçsız bölge belirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elini "işin tamam senin" der gibi oturanın başına vurdu ve onun hemen yanına, tıpkı onun gibi oturup başını kaldıran kızlardan kumral kısa saçlı olanın yanına geldi. Onun saçlarını da öncekinde olduğu gibi önce makineyle kesti, sonra onun da başının arka tarafına yine aynı şekilde ustura ile bir "Y" harfi yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer ikisini de aynı şekilde tıraş ettikten sonra, bu kez varilin yanına tıpkı ötekiler gibi kendisi oturdu. Kızlardan birisi makineyi eline aldı ve onu aynı şekilde tıraş etti. Sonra da tıpkı onun yaptığı gibi usturayla başını yine aynı şekilde kazıdı ve bir "Y" harfi kondurdu. Üzerlerindeki bir örnek örtü ve "Y" harfi şeklinde kazınmış kısa saçlarıyla hepsi birbirine benzedi.&lt;br /&gt;"Gemileri yakmak"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı renklerdeki tüm saçlar varile atılınca, giysilerin üstü tümüyle kapanmış oldu. İlk erkek yerde duran torbanın içinden yine aynı şişeyi çıkardı ve içinde kalan sıvıyı saçların üzerine tümüyle boşalttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra varili ortalarına alarak halka oluşturup yere oturdular. Bu kez torbaya uzanan hareketleri kadınımsı hareketleri olan erkek oldu ve torbadan elini çıkardığında elinde bir kutu kibrit olduğunu gördük. İşin şekli belli olmuştu. Etraftan yükselen sesler eşliğinde kibriti çakıp varilin içine atmasıyla varilde bir parlama oldu ve alevler yukarı doğru yükseldi. Hepsi aynı anda ellerini birbirine vurarak alkışladılar, ellerini kaldırıp birbirlerine vurdular ve farklı sesler çıkarıp çığlıklar attılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra alev biraz daha yükselince kızlardan birisi kalktı ve hepsinin etrafında dolanarak tıpkı Kızılderililerin danslarına benzer bir dansa başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hoplayıp zıplarken, erkeklerden birisi o tuhaf müzik aletini eline aldı ve çalmaya başladı. Derinden gelen tuhaf bir sesi vardı. Herkes aletin sesini duyabilmek için daha bir sessiz oldu. Bildik bir ezgi değildi ama güzeldi. Ezginin bazı yerlerinde diğerleri ona ya alkışlarıyla ritim tutarak ya da küçük çığlıklar atarak eşlik ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kararmaya yüz tutmuştu ve alevlerin görüntüsü etrafa verdiği ışık ve oluşturduğu gölgelerle, varilin içindekilerin yanmasından kaynaklanan koku, sanki bir mabetteymişiz gibi mistik bir hava veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alevler kısalıp etrafta yanmış saç, giysi ve plastik kokusu yoğunlaşınca birikmiş izleyen kalabalık biraz geriye doğru çekildi. Erkeklerden birisi orada bulduğu bir sopa ile yanan giysileri karıştırdı, alev yeniden harlandı ve çıkan koku arttı. Varilin içindekiler yanıp bitene kadar müzik ve dans da sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Anlam&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Varili sopayla karıştıran bir kez daha karıştırdı. Bu kez yalnızca küller uçuştu, varilden yukarıya. Varilin içindekilerin tamamen yandığına emin olunca diğerlerine varilde yanacak bir şey kalmadığına dair bir işaret yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi birden ayağa kalktılar. İkişer ikişer birbirlerini kucaklayıp yanak yanağa öpüştüler ve adeta birbirlerini kutladılar. Sonra tümü birden kucaklaştılar ve tek vücut haline geldiler. Yüzleri birbirlerine sönük olduğu için bizler yalnızca kafalarının arkasını görüyorduk; birbirlerine değen başların arkasında saçların ortasındaki "Y" harfleri birer testere dişi gibi ilginç bir görüntü oluşturuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben dayanamadım ve alkışlamaya başladım. Diğer izleyenler de beni izleyerek alkışlamaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençler sonra birbirlerinden ayrıldılar. Kızlardan birisi yerde duran içi para dolu tası eline aldı ve izleyenlere doğru ilerledi ve en yakınındakine tası uzatıp, "ihtiyacın olan kadarını alabilirsin, artık bize lâzım değil" dedi. Adamın utanarak tasın içinden bir tane bozuk para aldığını gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ana kadar ne izleyenler onlara, ne de onlar izleyenlere dönüp tek laf etmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız tası bana doğru uzatınca bu hareketinden cesaret alıp biraz da yüksek sesle "peki 'Y'nin anlamı ne?" diye sordum ona. Kız arkadaşlarına baktı, onlar da yüzlerini bana döndüler, ama hiç birisi soruma yanıt vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerden daha uzun ve topluca olanı ikinci bez torbaya uzanıp içinden bir tomar kâğıt çıkardı bana doğru yaklaştı ve en üstte duran kâğıdı bana verdi. İzleyenlerden birkaçı daha elini, uzattı. Onlara da birer sayfa yazılı kâğıt verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâğıda baktım, hepsi de "Y" harfiyle başlayan, ancak yazı karakterleri ve boyutları farklı bir dolu sözcük yazılıydı üzerinde. Şöyle bir göz attım "Y" harfiyle başlayan şu sözcükler sıralanmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"yaban, yabancı, yabani, yadsımak, yağmur, yakın, yakmak, yalan, yalım, yalın, yalnız, yalvaç, yamak, yamuk, yan, yanak, yandaş, yangı, yangın, yanık, yanılgı, yanılmak, yankı, yanlı, yanlış, yanmak, yansı, yansız, yapay, yapı, yapmak, yaprak, yar, yara, yaran, yarar, yaraşır, yaraşmak, yararlı, yaratı, yaratıcı, yaratmak, yardım, yaren, yargı, yargılı, yarık, yarılmış, yarım, yarın, yarmak, yas, yasa, yasal, yasadışı, yasak, yassı, yaş, yaşam, yaşamsal, yatak, yatmak, yatık, yatışmak, yatkın, yavan, yavaş, yay, yayan, yaygara, yaygı, yaygın, yayılma, yayım, yayın, yayla, yayma, yayvan, yazar, yazboz, yazgı, yazı, yazık, yazıt, yazmak, yedek, yedi, yeğnik, yek, yekûn, yel, yeltenmek, yemek, yemin, yen, yengi, yeni, yenik, yenilik, yenilmek, yer, yerel, yergi, yerli, yeşil, yeşillik, yetenek, yeterlik, yeti, yetim, yetişkin, yetke, yetki, yetkin, yetmek, yığılı, yığmak, yığın, yığınak, yıkamak, yıkanmak, yıkık, yıkım, yıkıntı, yıkmak, yıl, yılan yıldırım, yıldırmak, yılmak, yıldız, yılgı, yılgın, yılkı, yıllık, yırtık, yitik, yitirmek, yitmek, yoğun, yoğunluk, yoğunlaşmak, yoğunluk, yok, yokluk, yoksul, yoksulluk, yoksun, yokuş, yokülke, yol, yolcu, yolsuz, yonga, yontu, yontmak, yontu, yordam, yortu, yorum, yön, yöndeş, yönelme, yönetim, yönelti, yöntem, yöre, yöresel, yukarı, yumak, yumuşak, yunmak, yuva, yuvarlak, yuvarlanmak, yüce, yüklem, yüklü, yüksek, yükselmek, yükseltmek, yükümlü, yürek, yürekli, yüz, yüzleşmek, yüzmek..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben "Y"lerle başlayan sözcükleri okurken, kız kâseyi dolaştırıp, içinde ne kadar para varsa hepsini oradakilere dağıtmış ve diğerlerinin yanına gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gezegensel Ütopya Tarihi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerden birisi eliyle işaret etti ve yine varilin yanına birbirlerine dayanacak şekilde yere oturdular. O sırada parkın lambaları yanmıştı. Kızlardan birisi yine elini torbaya soktu ve turuncu renkli kapağı olan bir kitap çıkardı ve diğerlerinin karşısına oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın kapağını görünce kitabı hemen tanıdım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand Mattelart'ın yazdığı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Gezegensel Ütopya Tarihi"&lt;/span&gt; adlı kitaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız kitabı açtı ve ilk sayfasından başlayarak ancak kendilerinin duyacağı kadar bir sesle okumaya başladı. Diğerleri de pür dikkât onu dinliyorlardı. İzleyiciler gösterinin sonuna gelindiğini düşünmüş olmalılar ki yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Ben ise kızın okuduklarını işitmek için biraz daha yaklaşıp bir buçuk iki metre kadar uzağa yere oturdum. Birkaç kişi daha benim gibi biraz yaklaşıp yere çöktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız bizlere aldırmadan okumayı sürdürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ritimle okumasından kitabın başında yer alan Viktor Hugo'nun "Açık Deniz" adlı şiirini okuduğunu fark ettim. Dizelerin bazılarını anımsadım ve mırıldanarak ona eşlik ettim.&lt;br /&gt;http://www.blogger.com/img/blank.gif&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Bir metin tiran gibi tutuyordu elinde tüzenin kılıncını; / Bir halkın yasası diğerinde cürümdü; / Okumak bir uçurum, inanmak bir dipsiz kuyuydu; / Krallar kale, tanrılar duvardı; / Bunca karanlık engeli aşmanın hiçbir yolu yok; / adım atmak istendiğinde hemen, engeliyle karşılaşılıyordu / Vahşi bir tarzın ya da barbar bir doğmanın / Ve, geleceğe gelince, oraya gitmek yasak."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladım onlar burada bir oyun oynamıyorlar, yeni bir "ütopya" yaratıyorlardı; ve ben o ütopyanın ne olduğunu okuyup dün bitirdiğim o kitaptan öğrenmiştim, biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı da o yüzden yazıldı. Çıkış noktamız da ortaklığımız o kitaptı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının Bağlantısı:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bianet.org/biamag/kultur/131977-y"&gt;http://www.bianet.org/biamag/kultur/131977-y&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-3670111995933191030?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/3670111995933191030/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/y.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3670111995933191030'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3670111995933191030'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/08/y.html' title='&quot;Y&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-bRDVnNLj41Y/Tj5t375TBKI/AAAAAAAAB30/jYushcPq5BI/s72-c/gezegensel%25C3%25BCtopyatarihi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-2326438539176325133</id><published>2011-07-23T00:01:00.000-07:00</published><updated>2011-08-07T03:43:25.931-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaşlanmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaşamak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seksenini yaşamak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ölüm'/><title type='text'>Seksenini Devirirken Kendin İçin Yaşamak!...</title><content type='html'>&lt;u&gt;"GEÇEN YILLARA DEĞİL İLERİYE BAKAN ÇOK VE GÜZEL YAŞIYOR"&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-r6djRB4d-iA/Tj5sM942QJI/AAAAAAAAB3s/TQFbmmrA8SI/s1600/seksenini.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 204px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-r6djRB4d-iA/Tj5sM942QJI/AAAAAAAAB3s/TQFbmmrA8SI/s400/seksenini.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5638062753541669010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Bu dünyada eğer cennetini yaratamadıysan, öldükten sonra bir cennet olduğunu düşünmek boşunadır"&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıdan çıkarken arkasından baktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz omuzları çöküktü, onun dışında görüntüsüne bakıp yaşını tahmin etmek olanaksızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman "İhtiyar Delikanlı" nitelemesinin tam oturduğu insanlardan birisi olduğunu düşünmüşümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıdan girdiğinde ilk sözü "bekliyoruz" olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neyi" diye sormadan sürdürdü: "'İkinci hayat'ı değil tabii ki; ölümü.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnançlı birisi değildi. Daha doğrusu inancının kendisine özgü olduğundan haberdardım. Sık söylerdi, "herkesin dinini, inancını kendisi yaratır, herkes kendi dininin yalvacıdır" derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu dünyada eğer cennetini yaratamadıysan, öldükten sonra bir cennet olduğunu düşünmek boşunadır" der eklerdi, "bu dünyada olmayıp da cennette olduğu söylenen tek bir şey var mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünün onun sekseninci yaş günü olduğunu not etmiştim, bilgisayarımın takvimine, birkaç gün öncesinden başlayarak ardı ardına uyarılar gelmeye başlamıştı. Sonra da aklımdan hiç çıkmamıştı ki... Ama işler elvermemişti, o günün tümünü ona ayırmama ve onunla olmama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahleyin de aklımdaydı ve içimden "akşam olsun onu ziyaret edeyim" demiş kendimce günü planlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sabah&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün işyerine gideli henüz bir saat olmamıştı, saat öğlene daha vardı, birden girdi odama. Ayağa fırladım ama sanki nutkum tutulmuştu, ilk anda bir şey söyleyemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu kucaklarken ağzımın içinde bir şeyler geveler gibi ona akşama uğramayı planladığımı söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Biliyorum, biliyorum, herkes unutsa da senin doğum günümü unutmayacağını biliyorum. Merak etme..."dedi önce. Sonra sürdürdü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Unutacağını düşündüğüm için gelmedim. Tez canlıyımdır bilirsin. Sabah çok erken kalktım. İnsan seksen yaşına bir kez giriyor. O yüzden günün her saniyesini boşa geçirmek istemedim. Daha tan alacasıydı. O saatlerin serinliğini severim. Evin balkonuna çıkıp göğü seyrettim. Gökteki renkleri, onların dönüşünü, günün aydınlanmasını izledim. Ne büyük bir mucize biliyor musun! Gökyüzü, güneş, dünya, biz, canlılar, insanlar ve evren!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki günle birlikte ben de yeniden doğdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkonun az ilerisindeki ağacın en alt dalına 3-4 serçe konduğunu fark ettim. Onlara baktım uzun süre, aralarında neler konuştuklarını anlamaya çalıştım. Onların dilini anlayıp anlayamayacağımı anlamaya çalıştım. Sonra tersinden düşündüm; acaba onlar beni anlarlar mı diye mırıldandım. Dil ifade araçlarından yalnızca birisi. Tüm canlılar dillerinin dışında tüm varlıklarıyla bir şeyler ifade ederler, tüm varlıklarıyla fark edilirler ve anlaşılırlar. Hatta anlaşırlar da!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce birisi, sonra diğer ikisi uçup gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim sözlerim üzerine gittiklerini düşündüm. Yalnızca kalan serçeyi izlemeyi sürdürdüm. Gitmeye niyeti yok gibi görünüyordu. Yerimden kalkıp içeri gittim, kuru bir ekmek parçası ile bir tabağa biraz su koyup geri döndüm. Ekmeği küçük küçük ufaladım ve kırıntı haline getirip balkonun kenarına yaydım. Hemen yanına da su dolu tabağı koydum, sonra yeniden içeri girdim. Kapıyı yavaşça kapatıp tülün arkasından izlemeye başladım. Henüz birkaç dakika olmamıştı ki, serçe konduğu daldan uçup geldi ve kırıntıların yanına kondu. Bir iki gagaladı, sonra su tabağının kenarına sıçradı. Biraz içti, sanki beni görüyormuş gibi bana doğru dönüp baktı. Sonra yeniden kırıntıların başına geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha yedi, ardından ötmeye başladı. Ben de konuşmaya başladım onunla. Sanki beni duyuyor gibiydi. Bir süre sonra 3-5 serçe daha geldi. Az önce uçan serçelerin de onların arasında olduğunu düşündüm. Keşke daha çok ekmek ufalasaydım diye hayıflandım ama bunu yapmaya kalksaydım, kaçacaklarını düşlündüm. Ekmek kırıntıları bitene kadar izledim onları. Sonra hep birlikte sularını da içip, hep birlikte uçup gittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfaktan bir parça daha ekmek alıp ufaladım ve aynı yere koydum ama yenilerinin gelmeyeceğinden emindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Kendim için..."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O arada hava ışıdı. Üzerimi giyinmiştim. Dışarı çıktım ve kentin uyanışını izlemeye koyuldum. O zamanları ve o hali de eskiden beri çok severim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz uyanmamış evlerin, kimsesiz sokaklarından geçerek, sahile indim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz hiç uyumamıştı, bu belliydi. Ama denizin içinde ve üzerinde yaşayanlar, ekmeğini ondan çıkaranlar çoktan uyanmışlardı. Uzaktan onlara baktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç birisinin benim varlığıma gereksinimleri yoktu. Dün sabah burada değildim, onlar muhtemelen yine aynı şeyleri yapmışlardı, yarın bu yaşamda olmadığımda da aynı şeyleri yapacaklardı. Yaşam benim varlığıma göre düzenlemiyordu kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa hemen hepimizin kendimizi yaşamın merkezine koyarız. Bu yanlış bir algıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kendime haksızlık ettiğim, en azından bugün, yani bu yaşamda 80 yılı devirdiğim günde bunu yapmamın bir sakıncası olmadığına karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünyanın benim etrafımda dönmesini istedim ve bunun için elimden geleni yapmaya karar verdim. Yapmak istediğim, daha önce ertelediğim, ya da yapmayı beceremediğim her şeyi yapmaya niyet ettim. Senede, hayır tüm yaşamımda belki de ilk kez!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünüm öyle geçecek! Geçsin, istiyorum bunu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kahvaltı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsun çeşitli yaşlılık hastalıkların nedeniyle sıkı bir perhiz uyguluyorum, doğru düzgün bir kahvaltı yapmıyordum yıllardır. Eskiden zaman zaman gittiğim bir kahvaltı dükkânı vardı, onun kapanıp kapanmadığını merak ettim. Saate baktım, eğer varsa eskisi gibi "ha açılmış ha açılmak üzeredir" dedim kendi kendime. Ana yola çıkıp sabah müşteri kovalayan taksilerden birisine bindim. Adresi söyledim. Sabah olduğundan yollar bomboştu, 15 dakikada vardık. Dükkân yerinde duruyordu, kapısında bir genç vardı. Selam verip içeri girdim. Daha önceden orada hep olan bir adam vardı, ona bakındım, yoktu. Geri dışarı çıktım. Genç çocuğa önce yalnız olup olmadığını sordum. Başını salladı. Onu hatırlamıyordum! Tabii onun da beni anımsaması mümkün değildi. Önceki adamdan söz etmedim, eğer hâlâ oranın sahibiyse gelirdi herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çayının demlenip demlenmediğini sordum. Demlenmek üzere olduğunu söyledi. Kahvaltı edeceğimi söyledim. Bir masanın önündeki sandalyeyi çekip oturdum. Kapıya arkamı döndüm. Önüme bir menü getirdi. Elimle kenara ittim, istediklerimi aklımdan söyledim. Güzel bir pastırmalı yumurta, köy tereyağı, peyniri, hakiki bal, sıcak fırından yeni çıkmış beyaz ekmek, eskiden yediğim ama şimdi yalnızca birer cimdik tadına baktığım ne varsa hepsinden ısmarladım. Çayımı da büyük su bardağında getirmesini söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her bir lokmanın tadını çıkara çıkara yaklaşık bir saatte ne var ne yok silip süpürdüm. Yaşamanın ama ondan daha önemlisi özgürlüğün anlamını bir kez hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğu çağırıp sigara içip içmediğini sordum. İçtiğini söyledi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakalı neredeyse otuz yıla yakın olmuştu ve o günden bu güne bir tane bile ağzıma koymamıştım. Bunu söyledim ve sigaramın olmadığını belirterek ondan tek dal bir sigara istedim. Verdi. Çıkarıp çakmağı da masaya koydu. Önce "bunlar kaldır" dedim. Sonra da varsa ince belli bir çay bardağında azıcık demli bir çay getirmesini istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çayla birlikte sigarayı içtim. Sanki sigarayı dün bırakmış gibiydim. O kadar güzel olur mu bu meret... İkincisini istemeye yüzüm yoktu. Çocuk hiç konuşmadı. Ben de yerken yalnızca kendimle, yediklerimle konuştum. Sonra hesabı ödeyip çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ölüm&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yeniden bir taksi, çevirdim. Çok eskiden tanıdığım ama uzun yıllardır görmek istememe karşın bir türlü yanına gidemediğim bir arkadaşım vardı. Yine bir taksiye bindim. Yolu tarif ederek onun evine gittim. İki ay önce vefat ettiğini söyledi bir komşusu, gömüldüğü mezarlığı sordum. Taksinin yönünü oraya çevirdim. Görevlilere adını ve ölüm zamanını söyleyip mezar yerini öğrendim. Bir tahta dikiliydi, üzerine kara boyayla adı yazılı. Oturup konuştum onunla, beni affetmesini söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galiba biraz ağladım. Ama kendim için mi, onun için mi bilemedim. Yanından kalkınca mezarlık görevlisine yakınlarda mezar taşı yapan bir yer var mı diye sordum. Birisini aradı. Ahizeyi, bana verdi. Konuştum adamla. Arkadaşımın adını söyledim, görevli de kayıttan doğum ve ölüm tarihlerini söyledi. Onları da yineledim. Sonra da şu cümleyi yazmasını istedim: "Geçen yıllara değil ileriye bakan çok ve güzel yaşıyor!" Yazının da taşın da "güzel" olmasını istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaç para olduğunu sordum. Söylediği rakamın elli lira fazlasını vereceğimi belirttim. Çıkarıp parayı görevliye, bir elli lira da ona verdim. Sonra ona senin numaranı verdim ve taş yapılıp gelince seni aramasını söyledim. Seni arayacak.  Eğer o zamana kadar başıma bir şey gelmemişse beni de alırsın, beraber gider bakarız. Yoksam sen gider bakarsın. Hoş bakmasan da olur, ama bakarsan beni sevindirmiş olursun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Meyhane&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Oturmadı bile yerine. Bir solukta bunları anlattı arkasını döndü. Çıkınca çok eskiden gittiği bir meyhaneye gideceğini söyledi. Meyhanenin adını verdi. Görmeyi istediği tüm arkadaşlarını teker teker oraya çağırıp onlarla konuşacağını ve bir daha görüşememe olasılığı yüzünden vedalaşacağını da belirtip ekledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşin bitince yanıma gel, biraz daha muhabbet ederiz. Sonra beni eve bırakırsın, böylece planını da yerine getirmiş olursun" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kucaklaştık ve kapıdan çıkıp gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O giderken "mezar taşı"na yazdırdığı sözü unutmamak için içimden birkaç kez yineledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru muydu acaba? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının Bağlantısı:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bianet.org/biamag/biamag/131669-seksenini-devirirken-kendin-icin-yasamak"&gt;http://www.bianet.org/biamag/biamag/131669-seksenini-devirirken-kendin-icin-yasamak&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-2326438539176325133?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/2326438539176325133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/seksenini-devirirken-kendin-icin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/2326438539176325133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/2326438539176325133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/seksenini-devirirken-kendin-icin.html' title='Seksenini Devirirken Kendin İçin Yaşamak!...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-r6djRB4d-iA/Tj5sM942QJI/AAAAAAAAB3s/TQFbmmrA8SI/s72-c/seksenini.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-8068747867113733695</id><published>2011-07-16T00:01:00.000-07:00</published><updated>2011-07-16T23:17:37.381-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şehbal Şenyurt'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sulhname'/><title type='text'>"150 Yıllık Ceviz Ağacımız Vardı!.."</title><content type='html'>&lt;u&gt;5433 SAYILI YASA VE UYGULAMASI&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Sulhname" mağduriyetin giderilmediğini ve "sulh"ün sağlanmadığını gösteriyor!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.bianet.org/resim/olcekle/27659/490/250" width="490" height="250" imgID="27659" origWidth="490" origHeight="250" /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şehbal Şenyurt Arınlı ayağının tozuyla Van'daki çekimlerini bitirip Muğla'daki milletvekili kampanyasını başlatmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim kampanyasının hayhuyu ve önceliği, onun yaklaşık iki yıldır süren "Sulhname" belgeseli üzerine konuşmamızı engellemişti. Zaten "Sulhname" adı verilen bu belgeselin kurgu ve montajı da tamamlanamadığı için ertelemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda kampanya bitti. Her ne kadar kendisi milletvekili seçilemese de, onun da içinde yer aldığı Emek Özgürlük ve Demokrasi Bloğu 36 milletvekili çıkardı. Seçim gerçekleştikten sonra İstanbul'a döndüğüm sırada da belgeselin ilk gösterimi yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) "Sessizlik Bulutunu Dağıtma: Yerinden Edilmişlik Hikayeleri Barışçıl bir ulusal Diyalog Yaratmaya Doğru" başlıklı projesi çerçevesinde Van'da çekilen belgesel 5 Temmuz'da Ghetto İstanbul'da ilk kez gösterildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 150 kişinin katıldığı ilk gösterimde hem belgesel ve sinema dünyasının önde gelen isimleri, hem "göç ve yerinden edilmişlik" konusuyla ilgilenen insanlar aktivistler, uzmanlar, akademisyenler, hem de bizler gibi sevgili Şehbal'in dostları, arkadaşları vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zorunlu göç ve maddi manevi mağduriyet&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgesel 1984-1985'den itibaren bölgede yaşanan çatışma sürecinde, çatışmadan etkilenerek ya da korucu olmayı reddettiği için yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalan insanlar ve onların yaşadıkları mağduriyetlerle ilgiliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselde anlatılan insanların sayısı yaklaşık 250 bin kişiye ulaşmış. Bu insanların her biri gerçek birer "zorunlu göç mağduru".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar yaşadıkları bu "zorunlu göç"e bağlı olarak maruz kaldıkları sosyal ve ekonomik mağduriyetlerinin giderilmesi talebiyle önce AİHM'e gitmişler. AİHM başvurularını kabul etmiş, sonunda da mağduriyetlerinin karşılığı devletin tazminat ödemesine karar vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk örneklerden sonra bu tazminat başvurularının artması üzerine AB Türkiye'ye bu konuda "özel" bir yasa çıkarmayı önermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 yılında çıkarılan 5233 sayılı "Terör veya Terörle Mücadeleden Kaynaklanan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanun"la devlet yasa kapsamı içine giren kişilere tazminat ödemeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Trajedi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların zorunlu göç yüzünden yaşadıkları maddi manevi kayıpların neler olduğunun ortaya konulmasıyla başladı film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haberde ya da makalede okumaktan çok farklı ve çarpıcıydı izlediklerimiz. Yaşanan bu mağduriyetler birinci ağızdan dile getiriliyor, dile getirilenler ekranda gözler önüne seriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorunlu göç'ün bir nedeni, inanılmaz güzellikteki bir coğrafyada "yalnız merkezlere uzak olmak" ya da hemen yanı başında "yükselen dağlar ve sık ormanların varlığı"ydı. Hemen her aileden birkaç kişinin de içlerinde yer aldığı "Dağdakiler" ise asıl çıkış noktası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet oralarda yaşayanları önce dağdakilere "yardım ya da yataklık" etmesinler diye evlerini, yurtlarını terk etmelerini istemişti. Bunu yapmayanlara ise  orada kalıp devletin silahıyla onlara karşı mücadele etmeyi önermiş, bunu kabul etmeyenlere ise "göç" yolunu göstermişti. Resmi belgelerde "zorunlu göç" böyle görünmese de ekranda anlatılanlardan çıkarılanlar bunlardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden ne olursa olsun onlar tüm aileleriyle birlikte, sahip olduklarının yalnızca "taşınabilir" olanları yanlarına almak kaydıyla, bir gecede, hatta birkaç saat içinde yüzyıllardır yaşadıkları doğal ortamlarından uzaklaştılar. Yaşamlarının kalanına damgasını vuracak "uzun bir yolculuğa" çıktılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola çıktıkları ilk anda geriye dönüp baktıklarında ise bıraktıklarının bir daha geriye dönülmeyecek, dönülse de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir hale getirildiğini gördüler. Artık onlar "yersiz yurtsuz" insanlar yaşadıkları ise büyük "trajedi"ydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekranda izlediğimiz o trajediyi bir an da olsa bizler de yaşadık, paylaştık. "Bu kadarı da olmaz" dediğimiz anlar çok oldu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Yasa ve yönetmelik"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasanın çıkması, uygulanması ve ortaya çıkardığı sonuçların da bu trajediyi gidermek bir yana daha da büyüttüğü ortaya çıkıyordu belgeselin devamında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yasada ve yasanın uygulanmasına yönelik çıkarılan yönetmelikteki kimi hükümler mağdurların yarısından çoğunun kapsam dışında kalmasına yol açtığını izliyorduk. Aile bireyleri dahil kayıpları ölçülemeyecek kadar çok olan, çok sayıda insan bir biçimde "dağdakiler ve eylemleriyle ilgili ve ilişkili" sayılarak, tazminattan mahrum kalıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenekler, alışkanlıklar, inançların da bu kayıpları büyüttüğü ortaya konuluyordu. Örneğin yaşamın başka alanlarında olduğu gibi "kadınlar" bu konuda bir, beş, on kez daha mağdur oluyorlardı; resmi nikâhları, resmi soyadları ya da resmi belgeleri olmadığı veya "ibraz edemedikleri" için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselde yasa çerçevesinde Van Valiliği bünyesinde oluşturulan komisyonda görev yapanların çalışmaları, düşünce ve değerlendirmelerine de yer verilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komisyon üyeleri yapılan ödemelere ilişkin olarak vicdanlarının son derece rahat olduğunu ifade ediyorlardı. Komisyon başkanı olan Vali Muavini çok "hakça" davrandıklarını ve devletin zaten tüm mağduriyeti karşılamak gibi bir sorumluluğu olamayacağını belirtiyordu gülümseyerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm süreci tamamlayıp da bir "tazminat" alabilme hakkına kavuşan aileler kendilerine verilen ortalama 4-5 bin liralık ödemenin değil mağduriyeti tam karşılamak, yeni bir yerleşik yaşamı kurmaya, hatta eskiden sahip olunandan kalanları onararak içinde yaşamaya olanak tanımadığını ortaya koyuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yasa gereği bu miktarları kabul eden ailelerin sonradan itiraz etme hakları da olamıyor, zorunluluk nedeniyle kabul edilen bu miktarlar, başkalarının tazminatları belirlenirken bir "ölçek" oluşturuyor, zorunlu kabulden kaynaklanan bu ölçüler yeni mağduriyetlere neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Unutulmayan kayıplar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"150 yıllık ceviz ağacımız vardı" (şimdi dikili bir otumuz yok), "yüzlerce koyunumuz vardı" (şimdi ise et bile yiyemiyoruz)  diyen ve demek isteyen mağdurlar mağduriyetin gerçek boyutlarını gözler önüne seriyordu belgesel boyunca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca bu konuda çalışan bir avukatın "isyanı"nı da belgeselde izlemek mümkündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun "manevi kayıplar" konusundaki vurgularından çok daha önemlisi ise bu süreç içinde insanların doğal faaliyetleri ile elde edecekleri kazancın hiç hesaba katılmadığından haberdar olmaktı. Geçen on yıllar boyunca devlete göre sanki zaman donmuştu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan travmanın duygusal anlamdaki karşılıkları, ya da göç sonucu ortaya çıkan sağlık sorunları ve benzer diğer kayıplar ise hiç gündeme alınmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan birisinde bir genç kadın şöyle söylüyordu: "Kırmızı kamyonlara bindirilip gönderildik. Halen kırmızı kamyonlardan nefret ediyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O genç kadın bölgede 1984-1985 ile başlayan şiddet olayları neticesinde göç ettirilen Van'lı bir ailenin ferdiydi. Onun bu sözler daha önce yapılan "Kara vagon" belgeselinde geçen "1938'lerde kara vagonlara bindirip gönderdiler" diyen Dersim'li bir ailenin ruh haline anımsattı, iki filmi de izleyenlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anımsama ise aslında bir başka gerçeğin de ifadesi: "Bu devlet 1937-38'den, hatta onun çok daha öncesinden 1915'den bugüne kadar her türlü 'hak arayışları' karşısında hep aynı yanıtı veriyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bu gerçeği görmekle işe başlamak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz "Sulhname" aynı zamanda barışa giden süreçte önemli bir adım olabilecek bir imkânın nasıl hesapsız tüketildiğini de anlatan öğretici bir belgesel olarak akıllarda kalacak. .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar TESEV'in bir projesiyle başlayan ama dünyaya ve dünyada olanlara dair başka bir yerlerden bakışın bir örneğini yaratmasıyla da yarınlara kalacak bir iz niteliğinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselin yönetmeni sevgili Şehbal Şenyurt'u, kameramanlığı yanında kurgu ve montajını da  üstlenen sevgili Mustafa Varlık'ı ve emeği geçen onlarca insanın bu çabalarından dolayı defalarca kutlamamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak onun için asıl kutlamanın da bu belgesel filmin daha yaygın biçimde bilinmesi, izlenmesi ve değerlendirilmesi olacağını biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yalnız göç mağdurlarının haklarına kavuşması açısından değil, ama bu sürece dair yüzleşmenin sağlanması bakımından da yararlı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Son söz:&lt;/span&gt;http://www.blogger.com/img/blank.gif&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tek başına bu ülkenin "varlarını ve yoklarını" sergilemeyi sürdürüyor. Unutmamamız için! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının Bağlantısı: &lt;br /&gt;&lt;a href="http://bianet.org/biamag/azinliklar/131507-150-yillik-ceviz-agacimiz-vardi"&gt;http://bianet.org/biamag/azinliklar/131507-150-yillik-ceviz-agacimiz-vardi&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-8068747867113733695?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/8068747867113733695/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/150-yllk-ceviz-agacmz-vard.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8068747867113733695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8068747867113733695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/150-yllk-ceviz-agacmz-vard.html' title='&quot;150 Yıllık Ceviz Ağacımız Vardı!..&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-8641170818547860792</id><published>2011-07-09T00:21:00.000-07:00</published><updated>2011-07-11T00:26:49.516-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan hakları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='işkence ve kötü muamele'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cezaevleri'/><title type='text'>Program "Yahşi", Peki "İnsan Hakları" Ne Alemde?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"İktidara yakın köşe yazarlarının hükümetin ustalığını vurgulayarak, 'ona şans tanınması gerektiğini' söyleyen yazılarına karşın, bence de başbakanın programı sunarken söylediği 'yaptıkları yapacaklarının göstergesi' olduğu savı insan hakları alanında da geçerli.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-8O40TawUNRI/Thqlmt1OkeI/AAAAAAAAB2s/LWx-SiSDbVE/s1600/k%25C3%25B6t%25C3%25BCmuamele.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 204px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-8O40TawUNRI/Thqlmt1OkeI/AAAAAAAAB2s/LWx-SiSDbVE/s400/k%25C3%25B6t%25C3%25BCmuamele.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627992768909316578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı yazdığım sırada Türkiye Cumhuriyeti'nin 61. Hükümetinin başkanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan TBMM'de "Hükümet Programı"nı okuyor. Kulağım canlı yayında, kaç haftadır değinemediğim İnsan Hakları Derneği'nin 2010 yılına ait "İnsan Hakları Raporu"nu inceliyorum. (1,2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dernek yetkilileri bu kez bir "iyilik" daha yapmışlar ve 1999-2010 arasındaki insan hakları ihlâlleri konusunu ayrıca irdelemişler ve bir "bilanço" ortaya koymuşlar; amaçları bir kıyaslama yapabilmek ve bir değişim varsa onu da ortaya koymak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki belge de çok önemli ve yararlı. Yalnız insan hakları alanında çalışanlarınca değil bence duyarlı herkesin bakıp irdelemesi gereken belgeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum başbakan mecliste okuduğu programı hazırlarken bu raporlara da göz atmış mıdır? Eğer atmadıysa, en azından bir uygun zaman bulup hükümet programı onaylanmadan önce bu raporlara mutlaka göz atmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öneriyi yaparken, yıllar önce İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında rastlaşıp ayaküstü konuştuğumuz sırada sarf edilen iki cümleden yola çıkıyorum: "Muhalefet etmek için değil, doğruların ortaya konulması için her türlü uyarıya, öneriye açık olduğunu" söylemişti o zaman sayın başkan. Eğer geçen süreç içinde en azından bu yaklaşımını muhafaza ediyor, farklı seslere, görüşlere açık olma tutumunu koruyorsa bence bunu yapmalı ve raporu okumalı. Çünkü temel insan hakları ihlâllerinin sürdüğü bir ülkede başka alanlarda gelişmeler olmuş bunun o kadar çok da önemi yok. Çünkü insan artık önce temel haklarından yaralanabiliyorsa var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki belgeyi okurken aklıma yine o rapor geldiği sırada okuduğum başka haberler aklıma geliyor: Bunlar da "cezaevleri"yle ilgili. O kadar çok haber var ki! Ama aralarında öne çıkan iki haber aklımda yer etmiş: "Kürdistan'da tüm cezaevlerinin tam dolu olduğu" ve "AKP'nin 9 yıllık 'ileri demokrasi'si: 67 bin kişi tutuklandı" başlıklı haberler. Bu haberlerin aklıma gelme nedeni de belki her Cuma akşamı saat 19:00'da Taksim Meydanı'nda yapılan cezaevinde cezasına değil de yakalandığı hastalık nedeniyle aslında ölüme mahkum edilen "Hediye Aksoy"un tahliyesi ve tedavisinin sürdürülmesiyle ilgili dikkat çekme eyleminin belleğimin bir kenarında duruyor olması. İnsan haklarına duyarlı olunca ister istemez insanın kafası hep bunlarla dolu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi birleşince de büyük resim ortaya çıkıyor. "Ustalık" döneminde olduğu söylenen AKP iktidarının 61. Hükümeti'nin önüne neyi koyduğu ve aslında neleri koyması gerektiği gerçeği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Muhalif" olmaktan değil!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Adından çok söz edilen ve her dönem "iktidar"a yakın olmuş köşe yazarlarının "hükümetin ustalığını vurgulayarak, ona şans tanınması gerektiğini" söyleyen yazılarına karşın, bence de başbakanın programı sunarken söylediği "yaptıkları yapacaklarının göstergesi" olduğu savı insan hakları alanında da geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin o raporun satır başlarına bakarak geçen dokuz yılda yapılanlara, dolayısıyla yapılacakların neler olabileceğine bakalım. Bu sayılar resmi sayılar, uydurulmuş ya da değiştirilmiş sayılar değil. Somut başvurulardan ve kamuoyuna yansımış somut olgulardan kaynaklanıyor. Hepsinin ayrıntıları, İnsan Hakları Derneği'nin internet sayfalarında var.(1,2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dernek 2010 yılının raporuna &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Kopenhag Kriterlerinden Ankara Kriterlerine Gerileyiş: 'Polis Devleti'" &lt;/span&gt;başlığını koymuş ve girişinde aynen şöyle deniliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"2010 yılında çeşitli hak başlıklarında yaşanan ihlal iddialarını değerlendirdiğimizde; bu ihlallerin 2009 yılından pek farklı olmadığını,  ihlallerin 'demokrasi'  söyleminin en çok konuşulduğu yılda bile devam ettiğini, sistemin giderek otoriterleştiğini, yargı baskısının özel yetkili  Ağır Ceza Mahkemeleri  eliyle giderek arttığını, Kürt sorununda izlenen tasfiye politikalarının ihlalleri artırdığını, işkence ve kötü muamelenin devam ettiğini, gösteri hakkına ağır müdahaleler yapıldığını, ifade özgürlüğünün  tanınmayarak  sıklıkla  cezalandırıldığını,  mahpus  haklarının  en  kötü düzeyine  ulaşarak  'Polis Devleti'  pratiklerinin  sergilendiğini  üzülerek  ifade  etmek durumundayız."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler salt &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"muhalefet"&lt;/span&gt; etmek için söylenmiş sözler değil, tersine &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"insan hakları ihlâllerinin yaşanmayacağı günlere özlem"&lt;/span&gt;den kaynaklanan bir "eleştiri".&lt;br /&gt;Veriler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu sözlerin doğruluğu, onları söylemeyi haklı kılan kanıtlarla desteklenmiş. 1999-2010 yılı bilançosunda bunlar açıklıkla sıralanmış. Bir kaç örneği paylaşalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Yaşam hakkının ihlâli"&lt;/span&gt;yle ilgili bazı veriler şöyle: Faili Meçhul Cinayetler: 2002'de 75, 2010'da 22;  Yargısız İnfaz/İşkence Sonucu/Köy Korucuları Tarafından/ Kuşkulu Ve Gözaltında Ölümler: 2002'de 40, 2010'da 100; Çatışmalarda Ölümler 2002'de 30, 2010'da 244; İşkence ve Kötü Muamele 2002'de 876, 2010'da 1349; Gözaltına Alınanlar 2002'de 31.217, 2010'da 7.100 ve Tutuklamalar 2002'de 1.148, 2010'da 1599.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka temel hak alanı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"ifade ve örgütlenme özgürlüğü"&lt;/span&gt;. Bu alanda örneğin sonuçlanan davalar ve verilen cezalara baktığımızda şu tabloyla karşılaşıyoruz: 2002'de "228 kişiye 362 yıl 7 ay hapis ve 144 milyar 164 milyon TL para cezası" verilirken, 2010'da ise "1.212 kişinin yargılandığı 267 dava sonuçlanmış ve yargılananların 143'ü beraat ederken, 1.069 kişi toplam 3757 yıl 7 ay 20 gün hapis ve 55.260 TL para cezasına" çarptırılmış.&lt;br /&gt;Ve cezaevleri gerçeği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir "gelişim" değil kuşkusuz; tersine temel haklarla ilgili bir sorunu işaret ediyor. Aslında Dicle Haber Ajansı'nın (DİHA) 9 Haziran 2011 tarihinde verdiği bir haberde(3), hepimizin tekil örnekler halinde her gün medyada okuduğumuz durumu toplu olarak özetlemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre de 2001 yılında cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 55 bin 209 iken, AKP'nin 9 yıllık iktidarı döneminde bu sayı, 67 bin gibi rekor bir artışla 122 bin 404 olmuş. Sürekli bir şekilde yapılan yeni cezaevlerine karşın mevcut toplam kapasitenin "100 bin" olduğu düşünüldüğünde kapasitenin neredeyse beşte bir fazlasının cezaevlerinde bulunduğu anlaşılıyor. Dahası ajans Adalet Bakanlığı'ndan elde ettiği bu sayının BDP'ye yönelik operasyonlar sonucunda "124 bin"e ulaştığını ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir başka gerçek ise "tutuklu/hükümlü" oranı. Gelişmiş batı ülkelerine kıyasla bizde bu noktada da çok ciddi bir sorun var: Cezaevinde bulunanların yarısından çoğunu (%60) "tutuklular" oluşturuyor. Oysa bunun tam tersi olması gerekiyor. Gelişmiş ülkelerde "tutuklu" oranı %10-15 civarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkan sonuç ise &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"tutukluluğun bir cezaya dönüştüğü"&lt;/span&gt; gerçeği. Ajans haberinde bu durum "doluluk oranının diktatörlük ile yöneltilen ülkeleri geride bıraktığını gösteriyor... AKP iktidarının 2005 yılında Terörle Mücadele Kanunu'nda yaptığı değişiklik ise cezaevleri açısından dönüm noktası oldu. Değişiklik sonrasında tutuklama tedbirden çok cezaya dönüştürülünce, cezaevlerinde doluluk oranı da katlandı" şeklinde ifade ediliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberde ortaya konulan bir başka olumsuzluk 80 yaşın üzerinde "69 kişinin" cezaevinde bulunması. Resmi rakamlara göre "çocuk" sayısı ise 2 bin 168. Oysa gerçek bir "adalet"ten varlığı her iki durumun da olmaması halinde söz edilebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1)&lt;a href="http://ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=222&amp;Itemid=103"&gt;http://ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=222&amp;Itemid=103&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(2)&lt;a href="http://ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=185&amp;Itemid=99"&gt;http://ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=185&amp;Itemid=99&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(3)&lt;a href="http://www.dihanews.com/1//viewNews/260771"&gt;http://www.dihanews.com/1//viewNews/260771&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-8641170818547860792?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/8641170818547860792/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/program-yahsi-peki-insan-haklar-ne.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8641170818547860792'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8641170818547860792'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/program-yahsi-peki-insan-haklar-ne.html' title='Program &quot;Yahşi&quot;, Peki &quot;İnsan Hakları&quot; Ne Alemde?'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-8O40TawUNRI/Thqlmt1OkeI/AAAAAAAAB2s/LWx-SiSDbVE/s72-c/k%25C3%25B6t%25C3%25BCmuamele.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-1725318999099047031</id><published>2011-07-02T00:27:00.000-07:00</published><updated>2011-07-11T00:37:06.230-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kırklar Dağı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahmed Arif'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyarbakır Cezaevi'/><title type='text'>Kırklar Dağı'nın Değeri ve Kent Hakkı</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;İnsan hayal ettikçe yaşar. Hayal kurmak iyi bir şeydir ve insanı geliştirir, ufkunu açar, yenileştirir. Herkesin hayali kuşkusuz kendinedir. Ama bazılarının hayali, hiçbir zaman paylaşılmasa da başkalarının "kâbus"u olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-AN9NsuA2BbE/ThqnKSA6MbI/AAAAAAAAB20/AoE0TC-i-lo/s1600/k%25C4%25B1rklarda%25C4%259F%25C4%25B1-5.jpg"&gt;&lt;img style="float:center; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 291px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-AN9NsuA2BbE/ThqnKSA6MbI/AAAAAAAAB20/AoE0TC-i-lo/s400/k%25C4%25B1rklarda%25C4%259F%25C4%25B1-5.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627994479429038514" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Temel Diker"i tanır mısınız? Tahsin Yücel'in &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Gökdelen"&lt;/span&gt; romanını okuyanlar bilecekler; "Temel Diker" gerçek bir kişilik değil, bir roman kahramanı. Kendisine "Niyorklu Temel" de diyorlar. Romandaki kimliği ile bir "Laz" müteahhit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bir tek amacı var: Bir baştan bir başa İstanbul'un tüm tepelerini New York'ta olduğu gibi gökdelenlerle doldurmak. Bunu da 2073 yılında başaracak. Başarısına düşen tek bir gölge var. Gökdelenlerin gölgesinin içinde kalan Cihangir'deki iki katlı eski bir ev.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hayal ettikçe yaşar. Hayal kurmak iyi bir şeydir ve insanı geliştirir, ufkunu açar, yenileştirir. Herkesin hayali kuşkusuz kendinedir. Ama bazılarının hayali, hiçbir zaman paylaşılmasa da başkalarının "kâbus"u olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplu yaşanılan ortamlara, mekânlara dair hayaller, o hayallerin sahibi eğer erk ve para sahibi ise gerçek olur ve o zaman da o hayalleri paylaşmayanların kâbusları  "kâbus" olmaktan çıkar ve gerçek "cehennem"lere dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun bir nedeni "mülkiyet" ise, diğer nedeni kapitalizmin bir kanserli hücre misali sürekli "büyüme" yönündeki gereksinimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayaller odaların, evlerin dışına çıkılarak gerçekleştirildiğinde bir şekilde başkalarını da etkiler, zaman zaman belirler, hatta yaşamlarını değiştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle hayallere değil ama gerçekleştirilmesine çeşitli sınırlamalar getirilmiş, kurallar konulmuş ve toplum olarak uzlaşmayı sağlayacak yollar bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal yaşamın gereğidir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sıklıkla gerçek bir "uzlaşma" sağlanamaz. Birisi için çok güzel ve uygun olan, bir başkası için çirkin ve kötüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölçüt konusunda örneğin "kamu yararı" gibi bazı temel dayanak ve ölçütler getirilse de itirazlar her zaman söz konusu olur. Başka bir deyişle herkesi memnun etmek olanaklı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentleşme ve yapılaşma bu durumun en sık yaşandığı alanlardan birisidir. Sıklıkla itirazlar, çatışmalar söz konusu olur, ne var ki mülkiyet, para ve erk son sözü söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kırklardağı Konakları 'bi xêr be' *&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Diyarbakır'da Dicleye bakan bir çok efsaneye konu olan "Kırklar Dağı" diye bir dağ var. Burada yaklaşık altı aydır ciddi bir inşaat faaliyeti sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu faaliyetin sahibi ve gerçekleştirenler son iki aydır Temel Diker kadar olmasa da Diyarbakır'daki "Kürtçe" afişler ve ana akım medyanın gazetelerindeki haberler nedeniyle adlarından sıkça söz ettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu şirketlerden birisi 3 Eylül 2010'da kurulan "Kırklardağı Turizm" diğeri ise 27 Şubat 2010'da kurulan "Anadolu Aslanı".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu grubun başında da basından öğrendiğimize göre Emekli Hava Pilot Yarbay Ufuk Eser Subaşı var. Yine basında yer alkan bilgilere göre Em. Yarbay Subaşı orduda görevli olduğu sırada uçakla Kırklar Dağı'nın üzerinden geçerken bir hayal kurmuş. Şanslı ve olanakları olan bir kişi olduğu için de bu hayalini gerçekleştirme yolunda bu ciddi adımları atmış.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-RfBHYr4Yq08/ThqnKeDER-I/AAAAAAAAB28/A-hyy33CuRo/s1600/final_kirklardagi_0000.jpg"&gt;&lt;img style="float:center; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-RfBHYr4Yq08/ThqnKeDER-I/AAAAAAAAB28/A-hyy33CuRo/s400/final_kirklardagi_0000.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627994482659313634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu şirketler Kırklar Dağı'nda 200 konutun yanı sıra, alışveriş merkezi ve 27 katlı lüks bir otel kuruyor. Söylendiğine göre projenin toplam satış maliyeti 200 milyon dolara ulaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi tarafından onaylanmış, inşaat ruhsatı ise 31 Aralık 2010 tarihinde Sur Belediyesi tarafından verilmiş. Yaklaşık altı aylık süre içinde bir yandan inşaat hızla ilerlerken, bir yandan da yapılan konutlar büyüklükleri ve konumlarına göre 72 bin 500 ila 498 bin TL arasında değişen fiyatlarla hızlı bir şekilde satılıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyarbakır'dan aldığımız bilgiler gördüğümüz kimi fotoğraflar hem hayalin ne olduğunu hem de bu hayale ne kadar yaklaşıldığını ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mezopotamya Ekoloji Hareketi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onun hayaline karşı çıkıp çeşitli itirazları dillendirenler arasında birkaç gün önce her yerden bir "faks çekme eylemi" düzenleyen "Mezopotamya Ekoloji Hareketi" de var.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-IGHl_a-zv0o/ThqnKqGWbII/AAAAAAAAB3E/RJC2aQqhN-Y/s1600/k%25C4%25B1rklarda%25C4%259F%25C4%25B1-3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 289px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-IGHl_a-zv0o/ThqnKqGWbII/AAAAAAAAB3E/RJC2aQqhN-Y/s400/k%25C4%25B1rklarda%25C4%259F%25C4%25B1-3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627994485894311042" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Onlar bu eyleme yönelik çağrılarında  &lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Müteahhitlerin paraya bulanmış hırsı; Kırkları, azizleri bile kaçırır ama Örgütlü Amed toplumu direnir diyorduk düne kadar. Suzan Suzi şarkısı efsanesini diline dolayıp pirim yapmış sanatçılar yazıp çizer kampanya başlatır. Yurdunu sevmeye ve korumaya ant içmiş belediye başkanları izni vermez bu adamlara sanmıştık. Yanılmışız... Ey sanatçı ve yazarlar yanılıyorsak, yanılıyorsunuz deyin, bir ses verin. Amed'in kapitalizme peşkeş çekilmesine izin vermeyelim. Kendi belediyemizin bizim adımıza bizim mekânlarımızı satmasına izin vermeyelim! Ekolojik ve toplumcu bir kent modeli için Kırklar Dağı'nın Kırk haramilere Satılmasına geçit vermeyelim!" &lt;/span&gt;diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceye katılmayanlar da var, bu tepkinin çok gecikmiş bir tepki olduğunu söyleyenler de. Hatta bu faaliyetin, Kırklar Dağı'nın ünlü efsanelerinin karın doyurmadığını ve yapılanların bir "güzellik yaratacağı" iddia edenler de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında "Anadolu Aslanları"nın Diyarbakır'da gerçekleştirme yolunda önemli adımlar attıkları düşü paylaşan ve daha büyük erk sahibi olan başkaları da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine basında yer aldığı üzere "başbakanlık koltuğu"na üçüncü kez oturan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) genel başkanı Tayyip Erdoğan da onların arasında. Onun daha da ileri düşleri var. Seçim sırasında bunlar Diyarbakır'da da dile getirilmişti:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Suriçi yenileme"&lt;/span&gt;, "1272 yeni konut yapılması", &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Yeni Diyarbakır Havaalanı"&lt;/span&gt;, "Diyarbakır - Şanlıurfa otoyolu", &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Silvan Barajı"&lt;/span&gt;, "İki yeni şehir hastanesi", &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"30 bin kişilik stat" &lt;/span&gt;artık "hayal" yerine "proje" olarak dillendirilen bazı örnekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan yola çıkarak Diyarbakır'da büyük bir "imar hareketi" projelendirilmiş durumda. Bu projelerin bazılarına itiraz edenler de var kuşkusuz. Bazıları için de "aslında bizim projemiz" diyenler de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olguların ve gerçekler göz önüne alındığında Sevgili yazarımız Şeyhmus Diken'in biamag'da ayrıntılarıyla anlattığı "Kırklar Dağı"nda yapılanlara, gerçekleşen hayallere dair başta Diyarbakırlılar, Sevgili Ece Temelkuran'dan  Metin Yeğin'e kadar çok okunan onca yazının artık durumu değiştirmeyeceği, yalnızca "tarihe bir not koymak" anlamına geleceğini biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-R9Nlu6AYSug/ThqnKiHiAlI/AAAAAAAAB3M/hi0I_gsbCek/s1600/kirklardagi_131359.jpg"&gt;&lt;img style="float:center; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-R9Nlu6AYSug/ThqnKiHiAlI/AAAAAAAAB3M/hi0I_gsbCek/s400/kirklardagi_131359.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627994483751780946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kentleşme ve Kent Hakkı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onlara ek olarak söyleyecek daha fazla bir sözüm yok. Ama "Kentleşme ve Kent Hakk"ı konusunda Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'nin (TMMOB) konunun genel çerçevesini çizen aşağıdaki ilkelerinin her zaman göz önünde tutulması gerektiğini düşünüyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;* Kent korumacılığında kavramsal çerçeve, uygulamada sorun çözücü olmalı, koruma alanları siyasal iktidarlardan özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Planlama süreçleri kent ve demokrasi meclislerince denetlenebilir olmalıdır. Halkın, merkezi ve yerel yönetimlerin tüm icraatlarına ilişkin doğrudan kaynağından bilgi edinme hakkı ve yolları açık tutulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Demokratik kitle örgütlenmelerinin önünü tıkayan başta Anayasa hükümleri olmak üzere siyasi partiler, dernekler ve seçim yasası demokratikleştirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Denetim kentli bilinciyle halkın siyasetçiyi aktif olarak denetlemesi sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Metropol acil gelişme aksları, kıyılar, göl ve nehir kenarları, önemli tarihi ve doğal sit alanları ve çevrelerindeki belediyeler öncelikle birliklerini kurmaya zorlanmalı, imar ve gelişme planları ise ilgili üst kurulların onayından geçerek işlerlik kazanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Mevzii imar uygulamaları kaldırılmalıdır. İmar ve orman afları yasaklanmalıdır. Kente karşı suç tanımı geliştirilerek yasal toplumsal yaptırımlara işlerlik kazandırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bölgesel planlama birimleri oluşturularak bölgesel planlamalar yapılmalı, kent planlama birimleri oluşturularak kentsel gelişme alanlarına yönelik kamulaştırma ana planı hazırlanarak, hangi sınıf toprakların, imara açılacağı veya kamulaştırılacağı belirlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bölge Planlama, şehir planlama ve imar yasasında rantlara ve yağmalamaya olanak tanıyan maddelerin kaldırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kentsel rehabilitasyon çalışmalarına öncelik verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Metropollerimiz için ve bölgesel acil durum planları yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* "Demokratikleşme süreçleri, sosyal-hukuk devletinin güçlendirilmesi doğrultusunda geliştirilmeli ve meslek örgütlerinin sivil toplum örgütlerinin karar ve denetleme de etkin olmaları sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kamu, öncelikle kırsal alandan büyük kent merkezlerine yönelen plansız göç olgusunun önüne geçecek, gereksinimlerini sağlayamayacağı nüfusu kırsal alanda tutacak önlemlere ağırlık vermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şimdi Yarin bahçesi yeniden tarumar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları anımsadıktan sonra bir de Ahmed Arif'in mısraları aklıma geliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Varamaz elim / Ayvasına, narına can dayanamazken, / Kırar boynumu yürürüm. / ...Kurdun, kuşun bileceği hal değil, / Sormayın hiç / Laaaaal... / Kara ferman çıkadursun yollara, / Yarin bahçesi tarumar, / Kan eder perçem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olancası bir tutam can, / Kadasına, belasına sunduğum, / Ben öleydim loooy... / Elim boş, / Ayağım pusu. / Bir ben bileceğim oysa / Ne afat sevdim. / Bir de ağzı var dili yok / Diyarbekir Kalesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Yarin bahçesi yeniden tarumar... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de şimdilerde  "yarin bahçesi tarûmar!"  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Kırklardağı Konakları(6) projesiyle ilgili gazetelerde yer alan iki dilli ilanlarda "Hayırlı olsun" anlamına gelen Kürtçe "bi xêr be" ve 'Diyarbakır kadar güzel' yazıları yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02 Temmuz 2011, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-1725318999099047031?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/1725318999099047031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/krklar-dagnn-degeri-ve-kent-hakk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1725318999099047031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1725318999099047031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/07/krklar-dagnn-degeri-ve-kent-hakk.html' title='Kırklar Dağı&apos;nın Değeri ve Kent Hakkı'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-AN9NsuA2BbE/ThqnKSA6MbI/AAAAAAAAB20/AoE0TC-i-lo/s72-c/k%25C4%25B1rklarda%25C4%259F%25C4%25B1-5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-8919835723047750464</id><published>2011-02-19T03:07:00.000-08:00</published><updated>2011-02-19T03:35:53.779-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eyüp Öz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Heykel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gümüşlük Akademisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küreselleşme'/><title type='text'>“Yuvarlaklaşıp” küreselleşenler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-XXy-ehkYI7M/TV-n4UvSPsI/AAAAAAAAB0I/UAebvdqLxiU/s1600/eyupoz-01.jpg"&gt;&lt;img width: 400px; height: 225px; align="right" src="http://1.bp.blogspot.com/-XXy-ehkYI7M/TV-n4UvSPsI/AAAAAAAAB0I/UAebvdqLxiU/s400/eyupoz-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575359449789513410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Eyüp Öz’ün Heykel Sergisi’ yalnızca bir heykel sergisi değil; orada “küreselleşme”ye gülebilir, “küreselleşmeyle” eğlenebilir, dalga geçebilir, hatta “miting” yapabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TANRI&lt;/span&gt; ilk insanı çamurdan yaratmış. Kutsal kitaplar böyle yazıyor, ben onların yalancısıyım. &lt;br /&gt;Ehh gerçekten öyleyse, kimi önemli eksikliklerine oldukça başarılı bir “yapıt” ortaya çıkarmış. 650 bin yıldır, ondan daha sonra yapılanların hiç birisi “onun” kadar mükemmel değil. Buradan yola çıkarak onun en azından “çamurdan insan yapma” konusunda oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;“Çamur İnsan”ları kastettiğim sanılmasın; insanlar da “çamurdan” insan yapmayı deniyor. Çok güzel yapanlara “heykeltraş” diyoruz. &lt;br /&gt;Gerçekten insanlık tarihi boyunca çok güzel heykeller yaratılmış. &lt;br /&gt;İnsanı gerçeği kadar, hata bazen gerçekte olandan daha da güzelini yaratan “büyük” heykeltıraşlar olmuş.&lt;br /&gt;Bu yüzden olmalı İslamiyet gibi bazı dinler, “insan sureti” yapmayı “tanrıya eş koşmak” saymışlar ve yasaklamışlar. &lt;br /&gt;Yine bu yüzden bazı heykeltıraşlar u yaratıcılıkları nedeniyle kendilerini “tanrı” katında görmüşler, öyle saymışlar. Kimileri de bunu onaylamış ve kabul etmiş. Bazılarına “tapınılmış” bile. &lt;br /&gt;Kimi heykeller, süreç içinde birer “put”a dönüştüğü de doğrudur. &lt;br /&gt;Estetik güzelliklerini bir yana koyarsak taştan, topraktan, madenden, ağaçtan olduklarına bakmaksızın, pek çok toplumsal yapı onlarda “üstün, farklı, olağanüstü güçler” olduğu sanmış ve onlara tapınmışlar. Tıpkı olmayan bir şeylere ya da kendinden farkı olmayan benzerlerine tapmak gibi, güçsüzlüğü bilindiği halde kutsallaştırılan putlara dönüştürülmüş kimisi. Hatta başka “tanrı”lara oranla onların zararları daha az olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;İnsanlık tarihi bunların örnekleriyle, o örneklerin öyküleriyle, efsaneleriyle dolu. &lt;br /&gt;Aslında sanat da, bilim de, siyaset de bunlarla ortaya çıkmış ve gelişerek bu günlere kadar gelinmiş.&lt;br /&gt;Unutmadan ekleyelim, bu tarihsel süreçte bazıları da bu benzerlikten korkarak ve günün birinde o cansız ama gerçekten mükemmel olan örneklerin canlanacağını düşünerek onlardan korkar olmuşlar: Kimileri de en azından o heykellerin kendilerinden daha uzun yaşayacağını, daha çok tanınıp bilineceğini düşünerek onları “yok saymaya”, güçleri yettiğinde de “yok etmeye” yeltenmişler. Heykellerin çoğu insandan daha uzun ömürlü olduğu da bu açıdan bir gerçektir. En azından yüzyıllar, binyıllarca toprak altında kaldıktan sonra da yaşamaya devam ederler, zamana direnirler. Belki de insanı korkutan şey de budur.&lt;br /&gt;Eskilerin deyişiyle bunların hepsi birer “vakıa” yani olgu, ya da fenomen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Balonlar ve küreselleşme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-becTk--TczE/TV-n4qnBfEI/AAAAAAAAB0Q/JmNOWiijkj4/s1600/eyupoz-02.jpg"&gt;&lt;img width: 265px; height: 340px; align="right" src="http://1.bp.blogspot.com/-becTk--TczE/TV-n4qnBfEI/AAAAAAAAB0Q/JmNOWiijkj4/s400/eyupoz-02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575359455660440642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Eyüp Öz’ü Gümüşlük Akademisi’nde bulunduğum dönemlerde tanıdım, sevdim, dost oldum. Hemen tüm sanatçılar gibi ilginç ve kendine özgü bir insan olduğunu fark ettiğimi anımsıyorum ilkin. İlk gördüğüm “eliyle, koluyla, bedeniyle çalışan” hem de “ağır çalışan” bir “işçi”, bir “emekçi”ydi. Ama onun “emeği” ortaya bambaşka şeyler çıkartıyordu. Onları da sevdim. &lt;br /&gt;Fark ettiğim ikinci özelliği çevresindeki nesneleri bizlerden benden farklı bir şekilde görmesiydi. Sanki her nesne onun için “özgün bir form”du. &lt;br /&gt;Akademinin bahçesine sevgili Ahmet Filmer’le koca mermer blokları indirdikleri sıradaki tavrı ilk kez bunu bana hissettirmişti. &lt;br /&gt;Sanki indirilenler “mermer ya da granit bloklar” değil de birer ünlü heykeldiler. Onlara öyle dokunuyor ve öyle davranıyordu. &lt;br /&gt;Kabul ediyorum bir “heykeltıraş” olması onun bu yönünü geliştirmiş olabilir. Ama sonra bu noktaya daha çok dikkât ettiğimde de aynı şeyi gördüm: &lt;br /&gt;Nesnenin içindeki ve dışındaki formu bir arada ve bir bütün halinde görerek nesnelerle ilişki kuruyordu.&lt;br /&gt;İşte o Eyüp Öz’ün kendisi gibi düşünen ve üreten bir başka heykeltıraş, Derviş Ergün’le birlikte açtığı sergiyi gezerken yukarıda söylediklerime koşut bir başka boyutu fark ettim.&lt;br /&gt;Aslında hepimizin artık her düzlemde her anını kapsayan, adeta bir “kanser” dokusunun bedenin her yerini sarması gibi yavaş yavaş bizi sarıp sarmalayan ve başta varlığımız olmak üzere, yaşamımızdaki her unsuru derinden etkileyen “Küreselleşme” olgusuydu bu!&lt;br /&gt;Birden küreselleşmenin “heykel, yaratı, tanrı, tapınma ve din”le de bir ilişkisi olduğu ve onların devamı ve hatta tamamlayan bir başka durumu ifade ettiğini düşündüm.&lt;br /&gt;Sergiden aldığım ve daha sonra okuduğum sergi kitapçığının başında Eyüp Öz’ün yazdıklarını okuyunca benzer ilişkiyi sorgulaması beni şaşırttı. Dahası bunu benden çok daha iyi anlatıyor olması da hoşuma gitti. Sizlerle de paylaşayım; şöyle diyor sevgili Eyüp Öz:&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-hZlmGGuNe5M/TV-n5ElMSAI/AAAAAAAAB0o/RvXglLlXsck/s1600/eyupoz-07.jpg"&gt;&lt;img width: 271px; height: 400px; align="left" src="http://2.bp.blogspot.com/-hZlmGGuNe5M/TV-n5ElMSAI/AAAAAAAAB0o/RvXglLlXsck/s400/eyupoz-07.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575359462632081410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Global ve küresel kelimeleri bana hep balonu çağrıştırır. Kırmızı, mavi, yeşil, sarı balonları var gücümüzle şişirmeğe çalışırdık ve çoğu kez de fazla şişirdiğimizden, ya da onunla oynarken herhangi sivri bir nesneye değdiğinde büyük bir gürültüyle patlar ve ellerimiz birden bomboş, havada öylesine asılı kalırdı. &lt;br /&gt;Çevredekilerin gülüşmelerini görmezden gelir hemen bir yenisini şişirmeye başlardık. Şişirilmiş bir balonun bu durumda uzun süre kalamadığı da bir gerçek.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eyüp Öz “balon”un bu unsurlarını kullanarak ve bu duygularla insan ya da herhangi bir canlının bir nesnenin yeniden görsel anlatımını denemiş sergisinde yer verdiği yapıtlarında.&lt;br /&gt;“Balon” bazen yuvarlaklığının sağladığı yumuşaklıkla tekilden yola çıkarak bir evrensel buluşmayı, bir bütüncül kavuşmayı görünür kılmış ve imlemiş, bazen de aynı yuvarlaklığı bir “uygunsuzluğun” ya da “yanlışlığın” komikleştirme yoluyla eleştirilmesinde bir “olanak” olarak kullanmış. Gerçekle, kurmaca, kurmacayla hayal, hayalle, saçma, saçmayla gerçeğin kesişme noktasındaki ilişkiler, yalnızca bir sanat yapıtının ortaya çıkmasına neden olmamış; ama aynı zamanda o gerçeğin farklı bir şekilde algılanması ve anlaşılmasının da yollarını da izleyene açmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Heykeldeki politik boyut&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-SZcLL7OnI6w/TV-n4wmGJSI/AAAAAAAAB0g/yBGJ3bCIXtw/s1600/eyupoz-06.jpg"&gt;&lt;img width: 287px; height: 400px; align="right" src="http://3.bp.blogspot.com/-SZcLL7OnI6w/TV-n4wmGJSI/AAAAAAAAB0g/yBGJ3bCIXtw/s400/eyupoz-06.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575359457267164450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Örneğin yalnızca dudaklardan oluşan bir beden şeklindeki bir heykele baktığımızda aslında bir beden ve dudağın ötesine geçerek, yaşamdaki bir gerçekliği görmüş oluyoruz. Buradan yola çıkarak şu sıralarda ve yine “küreselleşme”nin etkisi altında kâh bir reklam nesnesi, kâh gündelik yaşamdaki bir özgürlük alanına getirilen bir sınırlamanın gerekçesi olarak sunulan “cinselliği” ve ona dair tutum ve yaklaşımları da fark etmiş oluyoruz. &lt;br /&gt;O yüzdendir ki, malını satmak isteyen bir “eski solcu” reklamcının cinselliği kullanışı ile aynı cinselliğe dair çeşitli unsurlara bir “hastalık” ya da “dinsel bir tabu”  olarak bakanların, bakışlarının kaynakları gözlerimizin önüne tüm açıklığıyla sergileniyor.&lt;br /&gt;Özellikle belirtilmesi gereken bir nokta da bu serginin “politik” boyutu bence. &lt;br /&gt;Yalnız Eyüp Öz’ün yapıtarı yanında, galerinin giriş katındaki Derviş Ergün’ün “metal”i işleyerek yaptığı heykeller ve onların sergi içindeki düzenlenişi de bu saptamayı destekliyor. &lt;br /&gt;Doğrusu heykel sanatının “politik” yanının bu kadar ayrımında değildim. &lt;br /&gt;Bunu sergiyi dolaşırken fark ettiğimde, kendi kendime “belki Kars’ta ki ‘ucube heykel’ tartışması konusundaki duyarlılığım nedeniyle böyle düşünüyorum” dedim; ama biraz daha düşününce ve yine sevgili Eyüp Öz’ün  yukarıda alıntıladığım sözlerinin sonunu okuyunca her sanat gibi heykel sanatının da aslında “politik bir olgu olduğu” kanısına vardım:&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-pO6LAclA4BA/TV-n4ouyOwI/AAAAAAAAB0Y/s41LsQrmE2c/s1600/eyupoz-03.jpg"&gt;&lt;img width: 218px; height: 400px; align="left" src="http://2.bp.blogspot.com/-pO6LAclA4BA/TV-n4ouyOwI/AAAAAAAAB0Y/s41LsQrmE2c/s400/eyupoz-03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575359455156124418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“İnsan doğasına uymayan, buna rağmen inatla şişirilmeye devam edilen bu yaklaşımların bir balon misali patlaması kaçınılmaz. Uzun vadede kendiliğinden gerçekleşen bu patlama bazen de toplumların müdahalesini gerektiriyor. Ne yazık ki her iki durumda da bedeliçok ağır oluyor ve bu bedel genellikle yoksullara ödetiliyor.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı sanat, sanatçıyı da sanatçı yapanın aslında onun içinde olduğu toplum ve üzerinde yaşadığı dünya ve o dünya üzerinde olan bitenlerle ilişkisi olduğu saptaması beni rahatlattı ve insana dair umudumu çoğalttı. &lt;br /&gt;Gerçekten de asıl yaratan her zaman “insan”!&lt;br /&gt;Ama ona tapmak değil, onu tanımak ve anlamak gerekiyor…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-8919835723047750464?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/8919835723047750464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/02/yuvarlaklasp-kuresellesenler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8919835723047750464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/8919835723047750464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/02/yuvarlaklasp-kuresellesenler.html' title='“Yuvarlaklaşıp” küreselleşenler'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-XXy-ehkYI7M/TV-n4UvSPsI/AAAAAAAAB0I/UAebvdqLxiU/s72-c/eyupoz-01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-7757178699551879755</id><published>2011-02-05T05:08:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T05:09:49.690-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sormak ve Sorgulamak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pınar Selek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dava'/><title type='text'>Pınar'a Açık Mektup</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1MFFMaILI/AAAAAAAABx4/VYXnv9XkbJI/s1600/490-250.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 204px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1MFFMaILI/AAAAAAAABx4/VYXnv9XkbJI/s400/490-250.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570191964304449714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sevgili Pınar, bu ülkede "barışı sorma"nın ve "savaşı sorgulama"nın büyük bir suç olduğunu en iyi sen biliyorsun. Bu ülkede soruların en tehlikelisi de hep bu oldu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Pınar merhaba,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden de "mektup" yazmayı severdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimle! İyi bir kağıda; bulabilirsem iyi bir dolmakalemle ve güzel bir yazıyla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca yazdıklarımı değil, nasıl yazdığımı da önemserdim. Sonunda bir tabloya bakar gibi son bir kez  bakar, sonra zarfa koyar postaya verirdim; önemine göre bazen taahhütlü, bazen de "iadeli taahhütlü".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra "elektronik ortam" çıktı. Elektronik mektuplar yazdım, halen de yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 2 yıldır "başka tür" mektuplar da yazmaya başladım: "Açık" mektuplar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir muhatabı olmasına karşın "herkese açık" olan mektuplar bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce "yitirdiklerimiz" için yazdım. Sevgili Hrant başta olmak üzere artık dokunamayacağım, elini tutamayacağım, sıcaklığını hissedemeyeceğim sevdiklerim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara yazdığım mektupları başka türlü ulaştırma yolum yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik yazıklarım aslında hepimizi ilgilendiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kızıma ve kızım için yazdım. Senin de bildiğin ve on iki yıldır yaşadığına benzer bir olay başına geldiği için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona da her düşündüğümü yazarak ulaştırma olanağım yoktu. Mecburdum bir anlamda. O yüzden "açık" mektuplar yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirsin ben bir "doktorum"; "iyilik" için uğraştım yıllardır. Şimdilerde "iyilikler" yok edilmeye çalışılıyor. Yıllarca emek verdiğim, çalıştığım "hastane" de şimdilerde "yok edilmeye" çalışılıyor. Onun için yazdım; hem de en üst makamlara hitap ederek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hastane senin her zaman öncelik verdiğin "öteki" sayılanlardan, kimsenin görmediği ve "yok saymaya" çalıştığı bir kesimin, "cüzzamlıların" elinden alınmaya çalışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 yıl hizmet verdiğim hastanenin kapatılarak yok edilmemesi için yazdım o açık mektupları.&lt;br /&gt;Sana da yazdım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de senin için "hâlâ tanığız" dediğimiz bu süreçte bir "açık mektup" daha yazmak istedim. Değişik nedenlerle arada sırada gönderdiğim küçük, kısa, aslında birer mektup olmayan "elmek"leri saymazsak aslında ilk kez yazıyorum sana. İlkinin bir "açık mektup" olmasını istemezdim ama koşullar dayattığında, başka çare kalmıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden sana da "açık mektup" biçiminde yazmayı yeğliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez amacım farklı ve birden fazla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlki senin yaşadığın haksızlıkları ve hukuksuzlukları henüz duy(a)mamış, farkında olamamış kesimlere ulaştırma, haberdar kılma konusunda katkıda bulunmak; böylelikle "biz de tanığız" diyenlerin sayısını biraz daha çoğaltmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğeri "tarihe bir not" düşmek, bir "belge" daha bırakmak. Buna gereksinmemiz var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama çok daha önemlisi, demokrasi ve özgürlükler konusundaki eksikliğimizi, "mahremiyetimizi" ortadan kaldırarak kapatan, neredeyse her anımızı gözetleyen, hepimize büyük bir "gözaltı" yaşatan bu sisteme onun asla göremeyeceği beyinlerimizin kıvrımlarındaki düşüncelerimizi de açarak göstermek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca yaptıklarımızdan değil, düşüncelerimizi de, tıpkı senin her zaman yaptığın gibi, umutla, dirençle, içtenlik ve doğrulukla herkese, ama aslında en çok da on iki yıldır seni bu sıkıntıya sokanlara açarak, başa bir deyişle senin yaptığını yaparak çoğalmak ve çoğaltmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak o zaman senin "tek" olmadığın, olmayacağın kanaatine ulaşacaklarını düşünüyorum. Gerçekten de Pınar'ın suçsuzluğunu sağlamanın yollarından birisinin de "Pınar"ların sayısını çoğaltabilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azınlıkta olmak değil, "az olmak" güçsüz kılıyor çünkü!&lt;br /&gt;Sevgili Pınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektuplar hem kendimizi anlatır, hem de kendimizdeki yazdığımız kişiyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden de bir açık mektup yazmak istedim sana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes senin suçunu, mahkeme dosyalarında ve yargı kararlarında yazılanlar sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes burada yazılanların doğru olmadığı için itiraz ediyor ve sana destek veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargı somut olayı ve o somut olaydan sorumlu olanları yargılar ve kararını buna göre verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama "somut olay" dediğimiz hiçbir zaman "tek boyutlu ya da katmanlı" değildir. Bunu herkes bilir, ama çoğu zaman o katmanlar açıkça ifade edilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin asıl suçlandığın konunun bir patlamayla ilişkinin olup olmaması olduğunu düşünmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl suçun 9 Şubattaki duruşman için yapılan basın toplantısında Nükhet Sirman hoca'nın da söylediği. Senin davanda aslında en "somut olay" o ve onun faili olduğunu da sen asla reddetmiyordun zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem "açık mektup", ben de açık söyleyeyim; "sormak ve sorgulamak" senin suçun sevgili Pınar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen şanslı bir çocukluk yaşadın. Bunu çok iyi biliyorum. Çünkü babanı, sevgili Alp Abi'yi yakından tanıyorum. O sana asla çocukken sorduğun sorular için kızmamıştır. Hatta hepimizin başına geldiği gibi artan soruları nedeniyle annenin, babanın, büyüklerinin "şiddetine" maruz kalmamışsındır. Sana sormamak, sorgulamamak hiçbir zaman dayatılmamış, suç sayılmamıştır. Belki okuduğun okullarda öğretmenlerinin bu yöndeki kısıtlayıcı ya da engelleyici tutumlarına maruz kalmışsındır ama sen uzmanlık alanını seçerken de, bu alanda ki çalışma konularını seçerken de sorma ve sorgulamayı doğruya ve gerçeğe erişmek için "doğal", "zorunlu", hatta "olmazsa olmaz" görmüşsündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşün; neden çocuklara büyükleri sorgulamayı yasak ederler. Neden "sus sen küçüksün" derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşün; içinde yaşadığımız ülkede, dünyada aslında bize hizmet için varolan adına "devlet" denilen yapılar, neden bizlerin "sorma ve sorgulamaları"nı hep engellemeye çalışırlar. Neden "bilgi edinme hakkı" diye bir hak tanımlanmıştır, hatta ancak uzun soluklu mücadelelerden sonra bir "yasa" çıkarılarak, yine öncelikle sınırları vurgulanarak ortaya konulmuştur ve bu yasa çerçevesinde talep edilen bilgiler bile verilmez. Çünkü devlet ona bağlı ve tabi olan yurttaşının her şeyi "sormasını ve sorgulamasını" istemez. Bunu biliyorsun Pınar. Bu ülkede ne devlet, ne diğer egemenler, ne de tüm otoriteler sorulara ve sorgulamalara maruz kalmak istemezler. Kurdukları mekanizmalarla bunun olmasını hep güçleştirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine bir düşün: Neden çocuklar karşılaştıkları engellemelere ve kısıtlamalara karşın yine de hep sorarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte insanın aklı, duyuları ve duyguları oldukça hep soracak ve sorgulayacaktır. Büyükler çocuğa sıklıkla "el kaldırarak" ya da "bağırarak", bazen de doğrudan "fiziksel şiddet" uygulayarak sorma ve sorgulamalarını engellerler.&lt;br /&gt;Peki devlet bunu nasıl ve neden yapar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bu sorunun yanıtını yaşayarak öğrendin, öğreniyorsun; dahası henüz öğrenmemiş olanlara da yaşadıklarınla öğretiyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu davanın sonucunda verilecek karar herkesin, hepimizin istediği ve adaletin gereği olan karar olabilir. Ama bu karar, "sorma ve sorgulama"nın artık suç olmayacağı, cezalandırılmaya çalışılmayacağı anlamına gelmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da çok iyi bildiğini ben biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama başka bir şeyi daha biliyorum; Sirman hoca onu da söyledi konuşmasında: "İyimserliğin".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da bana çok doğal geliyor. Çünkü sormak ve sorgulamak aslında ardında hep bir "iyimserliği" taşır. Tıpkı çocuklar gibi. Onların en can alıcı soruları bile "masum"dur ve içinde hep bir "iyimserlik" içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soranlar ve sorgulayanlar, sordukları kötü olaylarla ilgili olsa da, o kötülüğün sorgulanarak ortaya konulduktan sonra değişeceğine inanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu sürekli yapabilmek ve hep iyimser olmak için bir de "direnç ve dayanıklılık" olması gerekir. Çünkü sorulacak ve sorgulanacak konular, en başta da doğrudan devletin yaptıklarıyla ilgili olanlar o kadar çok ve çeşitli ki; onların hepsini sorgulayabilmek için gerekir dirençli ve dayanıklı olmak.&lt;br /&gt;Yol Olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Pınar uzattım; artık sözlerimi bağlamak zorundayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede "barışı sorma"nın ve "savaşı sorgulama"nın büyük bir suç olduğunu en iyi sen biliyorsun. Bu ülkede soruların en tehlikelisi de hep bu oldu. Çünkü bunu yapınca, tüm diğer soruların ve sorgulamaların da rahatlıkla yapılabileceğini çok iyi biliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin insanının ağzında bir deyim vardır: "Yol olur"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte yaşadıkların hep bundan: "Yol olmasın!" diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bizim de başka çaremiz yok. O yolları açacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep birlikte, çoğalarak; daha çok sorup daha çok sorgulayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden yazdım bu açık mektubu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Şubat'ta sen yokken senin için bir kez daha buluşacağız hepimiz, bu önemli dava için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nice "yollara!" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05 Şubat 2011, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-7757178699551879755?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/7757178699551879755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/02/pnara-ack-mektup.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7757178699551879755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7757178699551879755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/02/pnara-ack-mektup.html' title='Pınar&apos;a Açık Mektup'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1MFFMaILI/AAAAAAAABx4/VYXnv9XkbJI/s72-c/490-250.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-634111315286062723</id><published>2011-01-29T05:01:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T05:07:29.949-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şanar Yurdatapan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TkMM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Demokrasi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='katılımcılık'/><title type='text'>Demokrasi ve Katılım... "Türkiye 'küçük' Millet Meclisleri"</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1LgyDO7iI/AAAAAAAABxw/-B1NeiBisE0/s1600/490-194.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 158px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1LgyDO7iI/AAAAAAAABxw/-B1NeiBisE0/s400/490-194.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570191340690402850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Eğer "demokrasiyi ve katılımcılığı" sizin için "öteki" olanlara da tanıdığınızı ve kabul ettiğinizi düşünüyorsanız, mutlaka bu doğrultuda yapacağınız bir şeyler vardır; onların "en kolay" olanlarından başlayın. Aralarında "Türkiye 'küçük' Millet Meclisleri"nin sitesine bir göz atmak da olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiyi gerçekten istiyor muyuz?&lt;br /&gt;Katılımı önemsiyor ve önceliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durun hemen yanıt vermeyin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle arkanıza yaslanın, sonra derin bir nefes alın, ardından da yavaş yavaş bırakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akciğerlerinizin dibinde kalan "hareketsiz, durgun" havayı da göğüs kaslarınızla diyaframınızı kullanarak olabildiğince boşaltmaya çalışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yeniden bir derin bir nefes alın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciğerlerinizdeki tüm hava değişsin ve kanınıza daha fazla oksijen karışsın ve böylelikle beyninize daha çok oksijen gitsin ve bu fırsattan yararlanarak yukarıdaki soruyu beyninizin kıvrımları içinde bir dolaştırın. Değmesi gereken her yere değsin ve onlardan aldığınız sonuçlara bakarak bana yanıt verin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle yaşamınızda "erk" kullandığınız konuları, durumları ve buna tabi olanları, yani bir biçimde "egemenliğiniz altında olanları" düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra karşıtlarınızı, muarızlarınızı, muhaliflerinizi, istemediklerinizi, yanına uğramak istemediklerinizi, görmezden geldiklerinizi ve yok saydıklarınızı, hatta aynı dünyayı ve coğrafyayı, belki mekanları paylaştığınız düşmanlarınızı düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soruyu bir daha sorayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiyi gerçekten istiyor muyuz? Katılımı önemsiyor ve önceliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır bana yanıt vermeyin. Yanıtınızı merak etmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinize söylediğiniz çok daha önemli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü değişmek için muhtemel çıkış ya da başlangıç noktanız orası olacak.&lt;br /&gt;Bunları neden yazdım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan 15 gün kadar önce bir mektup aldım: Sevgili Şanar Yurdatapan yazmıştı, benim gibi pek çok kişiye. 2009'da başladığı ve büyük bir inançla, içtenlik ve ciddiyetle sürdürdüğü "Türkiye küçük Millet Meclisleri" faaliyetinden söz ediyor, ona bu faaliyette destek verenlerden şöyle bir talepte bulunuyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Aşağıda ise milletvekillerine hitaben yazılmış bir "Açık Mektup" var. Bu konuyu ve milletvekillerine çağrımızı bir günkü köşenize/makalenize/TV programınıza misafir edebilir misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam sayısını anımsamamakla birlikte 4-5 toplantısına katılan bir "destekçi" olarak, aslında uzun süredir yazmayı aklımdan geçirdiğim bu konuyu artık daha fazla ertelemek istemedim. Sevgili Şanar'ın bu talebine yanıtlamak çok önemli çünkü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki soruları bu kez de "kendinizi" oy verdiğiniz yerden seçilmesine katkıda bulunduğunuz, aslında sizi "temsil etmek"etmekten başka bir görevi olmayan, adından da anlaşılacağı gibi "vekillerinizin" yani milletvekillerinin yerine koyarak bir daha yanıtlamaya çalışın bir de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtınız ilk verdiğinizle aynı ya da benzer mi? Yoksa...&lt;br /&gt;"Türkiye 'küçük' Millet Meclisleri"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konudan "bihaber" olma olasılığını düşünerek size bu faaliyetten söz edeyim önce:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye küçük Millet Meclisleri, illerde oluşturulan, o ildeki sivil toplumun fotoğrafını yansıtan "diyalog" grupları. Bu meclislere dernek, vakıf, girişimler ve oda, sendika, birlik temsilcileri katılıyorlar. Ama "tek tek" insanlar da var; yalnız "kendilerini temsil eden!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Türkiye küçük Millet Meclisleri" adı verilen bu gruplar ilk önce beş ilde oluşmuştu;  şimdilerde sayısı 30'a çıktı. Haziran 2010 itibariyle bu 30 il şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu-Güneydoğu Anadolu: 15 İl; Adıyaman, Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Hakkâri, Iğdır, Malatya, Mardin, Muş, Şanlıurfa, Tunceli, Van. Marmara: 5 İl; Bursa, Çanakkale, İstanbul, Kocaeli, Sakarya. Ege-Akdeniz: 5 İl; Adana, Gaziantep, Hatay, İzmir, Muğla, İç Anadolu: 4 İl; Ankara, Eskişehir, Kayseri, Kırıkkale. Karadeniz: 1 İl; Ordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ayın ilk hafta sonu belirli bir günde toplanıp, ülke gündeminden ve illerinin yerel gündeminden seçtikleri birer konuyu kendi illerinin milletvekilleri ve belediye başkanlarıyla, kamuya da açık bir toplantıda tartışıyorlar. Toplantı tutanakları bir hafta içinde web sitesinde yan yana geliyor, bunların ortak paydalarını belirleyen aylık raporlar ise o ay bitmeden TBMM'de bir basın toplantısı ile kamuoyuna açıklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TkMM'lerin son bir yıl boyunca toplantı yaptığı 30 ildeki toplam milletvekili sayısı 295 olmasına karşın bu toplantılara 72 Milletvekili katılmış, yani yaklaşık dörtte biri bu toplantılara katılmış. (% 24,4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu katılımın partilere dağılımı ise şöyle: AKP: 49, % 28 (175); CHP: 14, % 23(61); MHP: 3 % 9 (32); DTP/BDP: 6 % 35 (17); DSP: 0 % 0 (5); Bağımsız: 0 % 0(5).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toplantılar sırasında temel alınan bazı ilkeler var; aslında demokrasi ve katılımcılığı öğrenmeyi, belki de onun öncesinde düşünmeyi sağlayan ilkeler bunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Var olan hiçbir sosyal kesimin -örgütlü olmasa bile- dışlanmaması"(Aile Fotoğrafı İlkesi), "önyargıların olmaması", "saldırgan tavırlara izin verilmemesi", "tüm siyasi partilere eşit yakınlıkta" olmak", "adem-i merkezi yapı", "açıklık ve şeffaflık", "eleştiri, şikayet ve başarısızlıkları gizlememek", "karar almak ve uygulamak yerine diyalogu hedeflemek" ve bunu "konuşma +dinleme" biçiminde uygulama, "tüm toplantı tutanakları ve ortak payda raporlarını yayınlamak".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında sıkça eleştirilen iki ilke daha var: Karar vermese de düşünce ve değerlendirmelerin dinlenmesi gerektiği ilkesi ve çağrılı olanlardan kimsenin kimse adına/yerine konuşmaması. Çünkü hiç kimsenin başkalarının yerine dolduramayacağı kabul ediliyor. O nedenle sıklıkla "boş koltuklarla" da toplantılar yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar temel olarak "demokrasiyi ötekiler için isteme ve karar süreçlerine değilse de söz söyleme ve kararı etkileme süreçlerine ötekilerin de katılımına olanak tanıma" tutumundan kaynaklanan ilkeler. Geçen iki yıllık süreçte de bu ilkelere uyulduğu gözleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçlar "mükemmel" düzeyde olmasa da "ilkelerin uygulanabildiğini" yani yaşamın içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor.  Başka bir deyişle demokrasi ve katılımcılığın "mümkün olabildiğini" kanıtlayan toplantılar olmuş "kMM" toplantıları.&lt;br /&gt;Milletvekillerine mektup&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şanar "Türkiye küçük Millet Meclisleri"nin kendi deyişiyle en önde gelen ve en çok yük taşıyan "hamal"ı olarak milletvekillerine yazdığı, bu süreçle ilgili iki çok önemli dokümanı da eklediği bu mektubunda şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili milletvekillerimiz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerelerdesiniz Allah aşkına? Kaç aydır davetimize gelmiyorsunuz, koltuklarınız hep boş kalıyor. İstanbul küçük Millet Meclisi 2010 Ocak ayındaki ilk toplantısının fotoğrafına bakın, ne güzel ve canlı. Bir de Aralık ayı toplantısındaki fotoğrafa bakın, koltuklarınız duruyor ama siz yoksunuz. Nerelerdesiniz? Tamam, seçim hazırlıkları başlıyor, pek yakında siz meydanları tutup bizi çağıracaksınız vekalet almak için. İyi hoş da bu iş hep böyle tek taraflı mı olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz sizinle 4 yılda bir sandıkta yan yana gelmek istemiyoruz. Madem vekilimizsiniz, madem ki size -öyle avukatlara verdiğimiz gibi- bir tek konu için değil, her konuda en genel vekaletimizi veriyoruz, hayatımızın, hatta çoluk çocuğumuzun yarınki hayatının şeklini belirleyecek kararları alıyorsunuz bu vekaletle, o halde sık sık görüşelim şu bizim dava konularını, yüz yüze, aracısız, sansürsüz..." dedik  ve küçük Millet meclislerini oluşturduk, yolunuzu beklemeye başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam, meşgul insanlarsınız, bu doğal, yasama görevi kolay bir şey değil. Ama ayda bir günün üç saatini müvekkiline ayıramayacak derecede meşgul bir avukat düşünebilir misiniz? Sizin avukatınız size ayıracak zaman bulamadığını söylese ona derdiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın biz size saygımızı sürdürüyor, gelmediniz diye yerinize başkasını oturtmuyoruz. Haydi gelin ve koltuklarınızı doldurun. Lütfen bize de sitem etmeyin "Neden bizi deşifre ediyorsunuz?" diye. Biz sizi deşifre etmiyoruz, sadece durumu örtbas etmiyoruz.  Aslında bu fotoğrafların yayını bizi de yaralıyor, ama sivil toplum çalışmalarının vazgeçilmez ilk ilkesi: "Şeffaflık, açıklık".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi ve saygılarımızla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektup bu kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeniden arkanıza dayanın ve bir nefes daha alın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer "demokrasiyi ve katılımcılığı" sizin için "öteki" olanlara da tanıdığınızı ve kabul ettiğinizi düşünüyorsanız, mutlaka bu doğrultuda yapacağınız bir şeyler vardır; onların "en kolay" olanlarından başlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların arasında "Türkiye 'küçük' Millet Meclisleri"nin aşağıdaki bağlantısını "tıklamak" ve o siteye bir göz atmak da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir belki daha çoğu da...  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntılı bilgi: &lt;a href="http://www.tkmmocg.net"&gt;http://www.tkmmocg.net&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Ocak 2011, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-634111315286062723?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/634111315286062723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/demokrasi-ve-katlm-turkiye-kucuk-millet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/634111315286062723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/634111315286062723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/demokrasi-ve-katlm-turkiye-kucuk-millet.html' title='Demokrasi ve Katılım... &quot;Türkiye &apos;küçük&apos; Millet Meclisleri&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1LgyDO7iI/AAAAAAAABxw/-B1NeiBisE0/s72-c/490-194.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-7288507084566669972</id><published>2011-01-22T04:44:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T05:00:59.819-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vahşet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İyileşme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gerçeği Araştırma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyarbakır Cezaevi'/><title type='text'>Adaleti Aramak ve Gerçekle Yüzleşmek İçin</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1J9TeDA8I/AAAAAAAABxo/v6ev-Qa_Hm4/s1600/dcga-ankara.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1J9TeDA8I/AAAAAAAABxo/v6ev-Qa_Hm4/s400/dcga-ankara.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570189631674319810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Diyarbakır Gerçekleri Araştırma ve Yüzleşme Komisyonu yaraları sağaltmak, acıları dindirmek üzere şimdi de Ankara'da dört yıllık çalışmasının sonuçlarını ortaya koyup taleplerini yineliyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yaralı bir ülkeyiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlarımız yaralı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime sorulsa "bin ah işit" durumları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin bir yerinde kanayan, acıyan, acıtan bir yasası var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin doğusundakiler, kentlerin "varoş"larındakiler, yaşamın "kenar"larındakiler daha çok yaralı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha dün ortak yaralarımızdan birisinden söz ettik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun gibi onlarcasının adı sayıldı, onu anarken..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı sayılamayacak kadar "çok"larının içinden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezaevleri  bu yaraların, bu acıların en başta gelen nedenlerinden ve kaynakları arasında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir grup insan yaklaşık dört yıldır bunların "en çok acıtan"ıyla ilgili çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adına "zindan" denilen bir yer, "ancak ölün çıkar buradan" denilen yerlerden birisi: "Diyarbakır Cezaevi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980-84 arasında bu "zindan"da kaldığı için "yara"lanan beş-altı bin insandan yaklaşık beş yüzüyle görüştük bu dört yıl boyunca. Onların tanıklıklarını dinledik. Dinlerken de onların yaralarını sarmaya, "iyi"leştirmeye çalıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra 25-26 Eylül'de hepimizin bu gerçekle yüzleşmesini sağlamak için orada, o zindanın olduğu yerde, orada kalanlarla, yakınlarıyla, sevenleriyle birlikte bir "sempozyum" düzenledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçekle "toplumsal yüzleşme"ye yönelik bir çağrıda ve katkıda bulunduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki hafta içinde buraya katılan beşyüze yakın "acılı" insanla yüzleşmenin bir parçası olan adaleti sağlayacak bir başvuruda bulunduk. Bu acının iyileşmesi için, yenilerinin açılmaması için "suç duyurusu"nda bulunduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül 2010'da yapılan anayasa değişikliği ile "yolu açıldığı" söylenen "12 Eylül Adaleti"nin gerçekleşmesi için yapıldı bu başvuru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama geçen yaklaşık "dört aylık" süre içinde, bir yanıt alınamadı. Bir ilerleme sağlanamadı.&lt;br /&gt;"Adalet"teki yaraları "hekimler" saramaz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hekimler tek başlarına iyileştiremez, devlet adına ve eliyle açılan yaraları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asli görevleri de değil aslında; her ne kadar duyarlı olanları yıllardır bu konuda da çaba sarf etseler de... Yol gösterebilirler, görünür hale getirebilirler, etkilerini sonuçlarını gösterebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaraları yalnız "adalet" iyileştirebilir. Çünkü "adalet" o yaraların kanadığı yere, "vicdan"lara hitap eder. Adalet bunun için vardır zaten. "İlahi" olana bırakmadan "vicdan"lardaki yaraları iyileştirmek, şefkatli kollarıyla sarıp sarmalamak, bu yaraları açanları da "kılıcıyla" hizaya getirmek, yeni yaraların oluşmasını önlemek için vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan yaralarının iyileşmesi, bedendeki yaralardan daha çok zaman alır; bu doğrudur. Ama adaletin bu yaralarla ilgili olarak bir başka işlevi daha vardır: Onun yaklaşımı, tutumu, kararı, kararlılığı açılacak ve açılmak üzere olan "yeni yaraları" önleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yaraların açılmaması da en azından eski yaraların iyileşmesine katkıda bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara karşın "adalet" henüz beklenen bu  "adım atmadı"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekleri yapabildiğimiz kadar araştırdık, ortaya koyduk, görünür kıldık ama henüz toplumsal olarak yüzleşemedik.&lt;br /&gt;Şimdi Ankara'ya geldik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden Diyarbakır'dan kalkıp bu kez Ankara'ya geldik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yaralı olanlar ve yaraları ortaya koyanlar birlikte."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Ocak'ta Ankara'da dört ay önce Diyarbakır'da yapılan toplantının bir benzerini gerçekleştireceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmayı yapan bizler bulduklarımızı, çıkardığımız sonuçları sergileyecek, bilimin ışığında yapılması gerekenleri ortaya koyacağız. O dönemde yaralanıp, yaraları halen "iyileşmemiş" olanlar bunu bir kez daha canlı canlı ortaya koyacaklar, gereksinimlerini belirtik ve "adalet" taleplerini yineleyecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında o dönemde orada açılan yaralardan sadece elleriyle o yaraları açanlar sorumlu değil. O dönemde yaşayan ve bu yaralar açılırken "bir şey yapma olanak ve olasılığına sahip" olan herkes bu yaralardan sorumlu. Bu sorumluluk şimdiye kadar bu olanağa sahip olanlar açısından da sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o yüzden biraz da Ankara'da yineliyoruz bunları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diyarbakır uzak" diyenlere biraz daha yaklaşmak, onlara ulaşmayı, onların bizlere ulaşmasını kolaylaştırmak için Ankara'da buluşuyoruz bu kez.&lt;br /&gt;Çağrı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunacak konumda olanlar!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet aygıtının bu konuyla ilgili kurumları ve her düzeydeki yetkilileri, görevlileri, sorumluları, sizlere sesleniyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"22 Ocak" günü yani bugün sizler de aramızda olun. En azından doğrudan ve kendi gözlerinizle görün. Sizin için yalnızca dosyalarda, belgelerde, evraklarda "madde"leşen, bir gerçeği bu kez canlı insanların "maddi" varlıklarında görmeye çalışın. O zaman adaletin vicdanla olan bağını çok daha yakından duyumsayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir belki yapacağınız ama bugüne kadar yapmadığınız bir şeyler vardır ve onlar aklınıza gelir, ya da onların yapılmasının gerekli veya zamanının gelmiş olduğunu düşünür ve 24 Ocak'ta işe koyulursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilesiniz ki en büyük destekçiniz yine bu gün orada olanlar, bizler, yaraları hâlâ kanayanlar olacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep birlikte "iyileşmek" ve "iyileştirmek" için bunu istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep birlikte "iyileşmek" ve "iyileştirmek" istiyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Ocak 2011, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-7288507084566669972?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/7288507084566669972/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/adaleti-aramak-ve-gercekle-yuzlesmek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7288507084566669972'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7288507084566669972'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/adaleti-aramak-ve-gercekle-yuzlesmek.html' title='Adaleti Aramak ve Gerçekle Yüzleşmek İçin'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1J9TeDA8I/AAAAAAAABxo/v6ev-Qa_Hm4/s72-c/dcga-ankara.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-3749553817685766696</id><published>2011-01-19T04:34:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T04:43:48.246-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Agos'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='19 Ocak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><title type='text'>Bu Yıl da Orada Yatmayı Sürdürüyorsun...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1Fig2o19I/AAAAAAAABxg/ifohVvYTSYk/s1600/hrant2011anma-k.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 374px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1Fig2o19I/AAAAAAAABxg/ifohVvYTSYk/s400/hrant2011anma-k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570184773364144082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;font size="3"&gt;Güvercinler yine dolanıyor, soğuk İstanbul ocağının puslu göğünde... Senin güvercinlerin... Senin yazdığın güvercinler... Yine tedirginler... Tıpkı bizler gibi...&lt;/font&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Hrant,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kaldıramadık oradan seni... Agos'un önündeki kaldırımdan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört yıldır orada yatmayı sürdürdün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kolay kolay da kaldıramazsınız..." diyorsun gibi geliyor bana şu an...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklısın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"95 yıldır kaldıramadıklarımızı kaldırabildik mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldıramadığımızdan dolayı "özür dilemek" için de değil, sadece bir gerçekliği ortaya koymak ve onu kabul ederek bir "el uzatmak" için içimizden birisinin yaptığı bir anıta en yetkili ağızlardan "ucube" denilmesinden belli değil mi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, içimizden birileri, senin arkadaşların, "yol arkadaşların" bunu yapmak istesek de birileri "kaldırmak" istemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yatanların yattıkları yerlerde kalması" gerektiğini ya açıktan söylüyorlar, ya da ima ediyorlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, "belki de orada öyle yatman, yatmanız daha önemlidir" diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü siz orada yattıkça "vicdanlarımız sızlamayı" sürdürecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan en çok kendi başına kaldığında konuşur. Bunu en iyi bilenlerden biri sensin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama konuşması için de bir "neden", bir "çıkış noktası" bir uyaran da lazımdır değil mi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen sağken hepimiz için o uyaranlardan birisi olmuştun hep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle başına bunlar geldi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine o yattığın yerde "kımıldamadan" dursan da bu uyarıyı yapmayı sürdürüyorsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte vuruldukları, katledildikleri yerlerde öylece yatanların böyle bir işlevi var sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yeni fark ettim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi başına kalmış "vicdan"ların konuşmasını sağlıyor orada durman. Sağlayacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de o sızı bedenimde bir yerlerde durduğu için ısrarla yazmayı sürdürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlâ vicdanımla hesaplaşamadığım, vicdanımın söylediklerini yapamadığım için yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir belki çoğu arkadaşın da bu yüzden her duruşma gününde, yaş gününde ya da vurulduğun günün yıldönümünde buluşuyor ve bir anlamda o sesi biraz susturmayı deniyor, deniyoruz. Yapamadıklarımız için!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapamadıklarımızdan dolayı senden özür dilemek ve senin "peki ne yaptınız ben yokken" diyen bakışlarını, "bak bunu iyi düşünüşsünüz, iyi yapmışsınız"a dönüştüğünü görmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok azımızın bu dönüşümü belirten o gülümseyen gözlerini görebildiğinin farkındayım. Hepsi hepsi bir avuç ama!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar da zaten eskiden beri seninle beraber ya da aynı doğrultuda aynı şeyleri yapanlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan "dört" koca yıl geçti, sevgili Hrant!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört yılda bir arpa boyu yol alamadı "adalet", senin katlinle ilgili olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her duruşmada "bir davada nasıl ilerleme sağlanmaz"ın neredeyse bilimsel nitelikte örnekleri yaşanıyor, yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM bile bunu tescil etti ama o karar bile göz, kulak ardı edildi, ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürüldüğün günün ertesinde seni vuran "çocuk" yakalandığında en sorumlu ve yetkili yerde olanların güvenlik güçleri ve yargı teşkilatını kutlayarak "Demokrasi ve özgürlük mücadelesi adına teşekkür ediyorum. Bundan sonra konuyla ilgili izlenecek yollar emniyet ve yargı teşkilatlarımız tarafından takip edilecektir. Salı günündeki cenaze töreninden önce failin ortaya çıkması memnuniyet verici olmuştur. Kararlı süreci bundan sonra da sürdüreceğiz" dedikleri basında yer almıştı.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden daha hiçbir şey yapmamış yargının kutlandığını ve bu sözlerin anlamını anlamamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen dört yılda çıktı ortaya nedeni!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreci izleyenler çok iyi anladı, anladık, anlıyor, anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de "95" yıldır sürdürülen "kararlı süreç", senin katlinle birlikte yaşadıklarımızın gösterdiği gibi bugün de aynen devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için süreci izleyen pek çok kişinin vardığı "hiçbir sonucun alınamayacağı" şeklindeki ortak "vargı", hepimizin boynunu senin önünde bir kez daha büküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vurulduğun günün dördüncü yılında orada sen de o "bükük boyunlar"ı  göreceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bükük boyunlarımızı yukarı kaldırmamız gerekiyor! Ama nasıl bilmiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için, "sen olsaydın ne yapardın" sorusunun yanıtını almak için okuyorum Tûba Çandar'ın aracılık ettiği büyük bir "imece"yle yazılmış senin adına yazılmış o "Hrant" kitabını.  Daha bitiremedim, affet beni!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü senin o kısacık ömründe yaşadıklarını anlatan o kitapta yazılanlar kolay okunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki sayfa okuyup sonra duruyorum. Bu yazdıklarım aklıma geliyor. Gözlerim doluyor, harfler, sözcükler, cümleler, satırlar birbirine giriyor. Dalıp dalıp gidiyorum. Düşünüyorum. Hissettiklerini hissetmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her biri bir kitap dolusu anlam içeren cümlelerin kafama takılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılanları değil, onların ardındakilere, gerisindekilere gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders alınacak ne çok olay, ne çok örnek var orada. Yaşamın bir okul gibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay olmuyor sen onları yaparken, yapmadıklarımızdan, yapamadıklarımızdan kaynaklanan acıları bir kez daha yüreğinde hissetmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sorunun yanıtını o kitapta bulacağıma eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü sen hep her sorunun yanıtının olduğunu gösterdin bizlere..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen sözlerinle, sıklıkla da yaşamında yaptıklarında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Orada bir benzeri mutlaka vardır bu durumun" diyorum kendi kendime...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki kendimi kandırıyorum ama onu keşfettiğimiz ya da fark ettiğimiz zaman çözeceğiz bu sorunu. Yeni bir bakışla, yeni bir ufka doğru bakarak harekete geçeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki yine hemen kaldıramayacağız seni oradan ama, bir parça da olsa kımıldayacaksın. Hepimize güç verecek o kımıldanışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Hrant bunları yazarken dışarıya göğe bakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvercinler yine dolanıyor, soğuk İstanbul ocağının puslu göğünde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin güvercinlerin... Senin yazdığın güvercinler... Yine tedirginler...  Tıpkı bizler gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedirginliklerinin nedeni de yine sensin! En azından bana öyle geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı bizler gibi bir çıkış yolu arıyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep birlikte bir işaret, bir çıkış yolu arıyoruz sevgili Hrant...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha çok acılar yaşamadan... Acılar yaşatmadan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arıyoruz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Ocak 2011, Çarşamba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-3749553817685766696?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/3749553817685766696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/bu-yl-da-orada-yatmay-surduruyorsun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3749553817685766696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3749553817685766696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/bu-yl-da-orada-yatmay-surduruyorsun.html' title='Bu Yıl da Orada Yatmayı Sürdürüyorsun...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1Fig2o19I/AAAAAAAABxg/ifohVvYTSYk/s72-c/hrant2011anma-k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-1101829760963324958</id><published>2011-01-08T04:27:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T04:33:38.657-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan hakları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sağlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anadil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hipokrat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tabip Odası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dil'/><title type='text'>Dil ve Sağlık, Yeniden...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1Dfxj9FyI/AAAAAAAABxY/MHsg4AMtebY/s1600/dilsaglik.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1Dfxj9FyI/AAAAAAAABxY/MHsg4AMtebY/s400/dilsaglik.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570182527286318882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;İstanbul Tabip Odası’nın İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Aralıkta Tabip Odası’nda gerçekleştirdiği “Bir Temel İnsan Hakkı Olarak ‘Dil ve Sağlık’ ” başlıklı bir etkinlikte asıl olarak “anadil” konusu tartışıldı.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dilin ve anadilin gündelik yaşamda, özellikle sağlık hizmeti sırasındaki anlamını iyi düşünmek mevcut sorunları çok iyi görmek ve bu konuda yapılması gerekenleri somut olarak ortaya koymak ve gerçekleştirmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse on yıldır bu konuyu özellikle "sağlık hizmeti bağlamı"nda ortaya koymaya çalışıyorum. Bu konuda yaşanan çeşitli gelişmeler ve somut uygulama örnekleri sevindirse de yapılan ve yaşanan "yanlışlıklar, eksiklikler, yetersizlikler ve duyarsızlıklar" aslında hem toplum sağlığı, hem de sağlık hizmetini olumsuz etkiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda söz ettiğim etkinlik de bu "olumlu" örneklerden birisini oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinliğin konuşmacıları  arasında yer alan Psikiyatri Uzmanı Saffet Murat Tuna "bilinç  taşıyıcısı olarak dil"den söz etti; kendisine ve  bize kafamızın açılması için yanıtlanması gereken pek çok soru sordu. O sorulardan pek çoğunun doğru yanıtlanması için çok daha fazla konuşulması gerekiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteci yazar Sezai Sarıoğlu ise pek çok ünlü şair ve yazardan verdiği örneklerle dilin kültürü nasıl yarattığını, sonraki nesillere ve başka kültürlere nasıl taşıdığını anlattı. Kültür insan topluluklarının varoluş hali. Dolayısıyla varlığımızı borçlu olduğumuz en önemli unsurlardan birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat öğretmeni ve dilci Maruf Korkmaz da asıl olarak "UNESCO"nun "tehlike altındaki diller"le ilgili raporunu  sundu; yiten dillerden ve dillerin varolması için yapılması ve yerine getirilmesi gerekenleri anlattı. Onun sözlerine "hak temelli bakış açısı"yla irdelersek, temel haklarımızın başında gelen "düşünce ve ifade özgürlüğü" ancak dildeki özgürlükle varolabilecek bir hak. Çünkü herkes kendisini ve düşüncesini ana dilinde ifade edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatsızlığı nedeniyle toplantıya katılamayan Dr. Ata Soyer'in sunumunu sevgili arkadaşım Dr. Veysi Ülgen bizlerle paylaştı. Sevgili Ata coğrafi ve ekonomik koşullardaki farkların etkisi altında dil farkının yol açtığı sağlıkla ilgili eşitsizliklere ve bunun "halk sağlığı" açısından sonuçlarına değindi.&lt;br /&gt;Dil ve ayrımcılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının açılışında konuşan İstanbul Tabip Odası YK Başkanı Prof. Dr. Taner Gören kendisinin de "iki dilli" olduğundan ve ana dili olan Lazca'dan sonra "Türkçe"yi okula giderken öğrendiğinden, bu süreçte ayrımcılık ve aşağılamaya maruz kaldığından söz etti. Konuyu hekimliğe bağlayarak da iyi hekim olmayı yalnız başına "işini iyi yapması"nın sağlamayacağını, iyi hekimin hastasıyla da "iyi iletişim kurması" gerektiğini vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının sonunda bir de forum bölümü vardı.  Bu bölümde önce yönetmen Özgür Doğan'ın "İki Dil Bir Bavul" adlı uzun metrajlı, bir anlamda belgesel niteliğine sahip filminden bazı bölümleri izledik ve ardından da katılımcılar, kendisiyle küçük bir söyleşi gerçekleştirdiler. Daha sonra da kendisi bir "Adige" olan Murat Papşu "iki dilli" yaşama dair kendi yaşadıkları durum ve Çerkezlerin bu konudaki algı, düşünce ve davranışlarını anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsi konunun çok yönlülüğünü ve önemini ortaya koyan bir yaklaşımın gerekli olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;Sağlık hakkı, hasta ve hekim hakkı olarak dil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının ele almadığı  önemli bir başlığın tamamlanması için forum sonunda ben de söz istedim ve konunun sağlık hizmeti alan açısından anlam ve önemiyle yapılması gerekenlere değindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık amacıyla bir araya gelen bireyle sağlıkçının, kendilerini en iyi şekilde ifade ettikleri ve birbirlerini en iyi şekilde anladıkları "ortak dilleri" olmadığında ortaya "eksik, yanlış ve yetersiz" bir hizmet çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de belirttiğim gibi, insanların kendilerini ve düşünceleri en iyi "anadilleri"nde ifade ettikleri tartışılmaz bir doğrudur. Herkes acısını  ve ıstırabını "ünlerken ve inlerken" anadilini kullanır. Sağlık hizmeti sağlığı hedef alan bir hizmetler bütünüdür, ama sağlık için bireyle sağlıkçı arasındaki ilişki bu acıdan ve ıstırap halinde en yoğun, en yakıcı bir şekilde yaşanır ve çok önemli hale gelir. Hekim ya da sağlıkçı görevini yapabilmesi için her şeyden önce o acıyı ve ıstırabı algılamak ve anlamak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tersine "birbirini anlamama, anlaşamama" durumu yaşamsal sonuçları olan iki önemli tutum ve davranışa yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların ilki böyle olduğunu bilen, yani anlaşamayacağını bilen hasta ya da hasta yakınının, gereksindiği hizmete ulaşmaktan kaçınması, ertelemesi ya da ancak çok acil -aslında sorunu "ölümcül ya da yaşamsal" hale gelince- olunca hizmeti talep etmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi de bu talebi bulunduğu zaman yani "hizmet ilişkisi" başlayınca ortaya çıkan sorunlardır. Burada her şeyden önce bir eşitlik ortadan kalkar ve hizmeti sunanın egemenliği söz konusu olur; bu ise onları bir araya getiren sağlık sorununu çözmek yerine ağırlaştıracak pek çok unsurun bu sürece eklenmesi anlamına gelir.&lt;br /&gt;Hizmete ulaşma ve yararlanma hakkı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmet talebinden kaçınma konusunu biraz açımlayacak olursak yaşananların ne olduğunu çok daha iyi anlayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadilde sağlık hizmet sunulmaması,  öncelikle yasal, geleneksel ya da kültürel anlamda başkalarının "vesayeti, denetimi ve kontrolü" altında olanların sağlık hizmeti kullanımlarının sıklığı ve yoğunluğu çok azalmasına yol açar. Hak temelli bakışla bunun anlamı "sağlık hizmetine ulaşma ve yararlanma hakkı"nın gereğince yerine gelmemesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu grup içinde daha çok "kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler" vardır. Oysa bunların bırakın hastalık halini, iyilik hallerini sürdürmek ve geliştirmek için gereksindikleri ve mutlak yararlanmaları gereken "sağlık hizmetleri" her zaman çok daha fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin dil bilmeyen bir kız çocuğu, bir evli kadın, bir yaşlı anne, gittiği sağlık kurumunda karşılaşacağı sağlıkçının onun konuşabildiği dili anlamayacağını biliyorsa ve babası, kocası ya da oğlu "aracılık" yapacaksa, ancak onun yanında konuşabileceği konularda gereksindiği sağlık hizmetini alacaktır. Bunların dışındaki konular yaşamsal bir soruna yol açana kadar, yani kendisi kendisini gösterene kadar asla gündeme gelmeyecektir. Bu gecikme ve ertelemenin eninde sonunda büyük bir "kayıp" ya da "zarar" yaratacağı açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha doğrudan söylersek "dil farkı" sağlık hizmetine ulaşma ve yararlanma açısından büyük bir eşitsizlik yaratmakta, bunun ötesinde bundan etkilenenlere yönelik olarak bir "ayrımcılığa" yol açmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla sonuç hemen her zaman temel insan haklarına da aykırı bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun gerek bireysel gerekse toplumsal sağlık ve buna bağlı sosyal ve ekonomik yaşam açısından getirdiği maliyet kuşkusuz çok büyüktür. Bu maliyeti bedenleri ve yaşamlarıyla en çok onlar ödeseler de aslında hep birlikte ödemekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anadilde sağlık hizmeti" konusu gündeme geldiğinde, hizmetin "kamusal kaynaklardan sunulduğu durum ve koşullarda", ne yazık ki kimse bu temel hakkın ihlâlinden ve sonuçlarından söz etmemekte ve durumu değiştirmemek için bir "eylemde" bulunmadığı da bilinen bir gerçekliktir. Oysa sorunları duymayarak ya da konuşmayarak onları ortadan kaldıramayız.&lt;br /&gt;Bilgilenme ve aydınlatılmış onam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık hizmeti gerçekleşirken de birbirlerini "aracısız, doğrudan" anlayamayanlar ve karşılıklı  anlaşamayanlar da bir çok sorun yaşamaktadırlar. Bu sorunlar öncelikle sağlık hizmetinin hukuksal ve etik boyutuyla yaşanmaktadır. Çünkü tıbbi müdahale (neyin var sorusunu sorma anından iyileşmeyle sonuçlanan tüm sağlık hizmeti ilişkisi) üç temel unsur üzerinde varolur: "Belge, bilgi, onam"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Belge" müdahaleyi yapacak olanın yani hekimin hekimliğinin onaylanması yani diplomasıdır. "Bilgi" müdahalenin yapılacağı kişinin ne olup bittiğini, aklına gelen tüm soruların yanıtlanması halidir. "Onam" ise o bilgiler ışığında müdahalenin yapılacağı kişinin vereceği "karar"dır. Çünkü tıbbi müdahalenin "özne"si doğrudan buna maruz kalan kişidir. Hizmetin tam ve gerektiği biçimde gerçekleşmesi için o öznenin bağımsız ve tümüyle özerk bir şekilde sürece katılımı zorunludur. Dahası öznenin vereceği karar yapılacak "tıbbi işlemin kabulü"yle sınırlı değildir ve "reddetme hakkı"nı da kapsar. Bir şeyi reddedebilmek için tam olarak "bilgilenmek gerekir." Yine yeterli bilgilenme sonucu başka seçeneklerin değerlendirilmesi de söz konusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere bu saç ayağının "ikisi" doğrudan "anlama ve anlaşma" yani dille ilgilidir. Dolayısıyla "öznenin anladığı ve kendini en iyi ifade edebildiği dili" öncelikle dikkâte alınmalı ve durum bu olmazsa olmaz unsurun ışığında değerlendirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadaki eksik ya da yetersizliklerin tümünün sorumlusu da hizmeti sunan ve onu düzenleyendir. Her durumda bu saç ayağının herhangi birisi "eksik" olursa, söz konusu "eylem" etik, cezai, hukuki, idari ve mali açıdan "suç", "kusurlu davranış", ya da "sorumluluk" doğacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilin etkide bulunduğu bir diğer hak ise "seçme hakkı"dır. Bu hak ancak seçim yapabilme olanağının varlığına bağlıdır. Bu noktada gerekli düzenlenmemiş olması da bir başka "hak ihlâli"nin varlığını ve gerçekleştiğini gösterir.&lt;br /&gt;Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında başta sağlık hizmeti sunanların "temel mesleki eğitimi" ve hizmetten yararlananların "sağlık eğitimi" başta olmak üzere, sağlık hizmetinin gerektiği gibi yerine getirilmemesi halinde gündeme gelen "başvuru hakkı"nın gerçekleşmesinde de "dil farkı" ve "anadilde sağlık hizmeti sunumu"nun ele alınması gereken çok önemli diğer boyutlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "hak" kamusal alanda farklı dillerin, "hizmet sunum dili" olması açısından somut bir "dayanak" oluşturmakta, kamu hizmetinin "olmazsa olmaz" bir koşulu olduğunu da göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerimi bitirirken söz konusu toplantının çağrısında yer alan bir ibareyi "hekimlerin, sağlıkçıların, sağlık hizmetini düzenleyenlerin ve bu konuda karar vericilerin" dikkâtine sunuyor ve üzerinde düşünmelerini öneriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu sözler görülmeyen ya da farkında olmayan pek çok gerçeği çok iyi ifade ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;   &lt;span style="font-style:italic;"&gt; "Tıp, en başından beri meslek kurallarını  insan haklarıyla bütünleştirmeyi başarmıştır. Hipokrat  ve çağdaşları tıp bilimini tanımlarken insanı sadece anatomik ve fizyolojik açıdan değerlendirmeyip  sosyal ve kültürel açıdan da ele almanın önemine işaret etmişlerdir. 'Önce zarar verme' ilkesini öne çıkararak herkese eşit şartlarda sağlık hizmeti sunmayı; hastalar arasında din, dil, ırk ayrımı gözetmemeyi, meslektaşlar arasında etik davranışlara uyma zorunluluğunu temel ilkeler olarak benimsemişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı beden, ruh ve sosyal açıdan tam iyilik hali olarak tanımlamıştır.  Bugün için tanım gereği bütüncül yaklaşım hekimler açısından  mesleğini icra etmede elzem hale gelmiştir. İnsanın;  bilincinin oluşumunda, kültürel, sosyal, siyasal varoluşundaki  taşıyıcı 'dil' göz ardı edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Dil sorunu, bireysel şifa sağlamayı zorladığı  gibi toplumsal sağlık hizmetlerinin önünde  de bir engeldir. Dilinin anlaşılmadığı  durumda insan 'duyma ve konuşma'  duyularını birden yitirir." &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08 Ocak 2011, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-1101829760963324958?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/1101829760963324958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/dil-ve-saglk-yeniden.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1101829760963324958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1101829760963324958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/dil-ve-saglk-yeniden.html' title='Dil ve Sağlık, Yeniden...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1Dfxj9FyI/AAAAAAAABxY/MHsg4AMtebY/s72-c/dilsaglik.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-3274627330567833113</id><published>2011-01-01T04:21:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T04:26:13.676-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mavi Liman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Necdet Öztürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='2011'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Yıl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nazım Hikmet'/><title type='text'>Yeni Yılın Kutlu Olsun Necdet!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1BeMP-XvI/AAAAAAAABxQ/RwME_ZkXmWw/s1600/necdetkart01.jpg"&gt;&lt;img style="float:center; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 440px; height: 295px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1BeMP-XvI/AAAAAAAABxQ/RwME_ZkXmWw/s400/necdetkart01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570180301067280114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Devrimci Karargah davasından dolayı tutuklu olan Necdet Öztürk, Tekirdağ Cezaevinde 20. ayını doldurdu, 2011'e de orada girecek...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ikinci kez cezaevinde yaşayacaksın yeni yılın ilk gününü sevgili Necdet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işte bir "yanlışlık" var: Orası "cezaevi" ve sen şu anda oradasın çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bir "suç" işlemedin. Sen herhangi bir "yanlış" yapmadın. Hep akla, mantığa, insanlığına göre davrandın. Okudun, çalıştın, sevdin, sevildin, bir yaşam yarattın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güldün ve insanların "güldürmek" için uğraştın.. İnsanları sevdin, en çok da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde ne varsa onları hep iyilik için, güzellik için, doğruluk için kullandın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden verebileceğin her şeyi verdin, herkese, özellikle senden talep edenlere...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyilik için, doğruluk için, güzellik için!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir yanlış da yoktu yaptıklarında. Sana göre, bana göre, herkese göre böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama oradasın işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam "yirmi aydır"... Dört duvar arasında ve demir parmaklıklar arkasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı aynı şeyleri yapan pek çok başka "yanlışsızlar"gibi...&lt;br /&gt;İki "doğru"dan "yanlış" çıkar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bir "yanlış" yapmadın. "Devlet" için de yanlış yapmaz diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman iki "doğru"dan bir "yanlış" nasıl çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara bu durumu anlatıyor ve soruyorum. "Çok basit amca" diyorlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yanlış"ı kimin belirlediğine bakacaksın diyorlar ve şöyle sürdürüyorlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizim doğrularımıza annelerimiz, babalarımız hep yanlış diyor. Oysa değil! Sadece onlar daha büyük ve güçlü!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlü olanın elinde "yanlış"ı belirlemek de, "cezasını vermek ve uygulamak da onun elinde."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet "ben bir şeye 'yanlış' diyorsam, o 'yanlıştır'" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Demokrasilerde böyle olmaz" diyorlar ama oluyor. Acaba "demokrasi mi yok bu ülkede!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hukukun üstünlüğünün olduğu yerlerde böyle olmaz" diyorlar ama oluyor. Acaba "bizde hukuk üstün değil de üstünlerin hukuku mu geçerli?"&lt;br /&gt;Yılbaşı kartı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevim yılbaşı için sana bir kart atmamı istedi. Sevineceğini söyledi. Doğru!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevindirir kartlar, mektuplar! Daha önce yapmadığıma hayıflandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir İstanbul kartı buldum masamın üzerinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazayım diye düşündüm... Açık bir karta ne yazılabilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyecek bir dolu söz varken hem de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bilmezsin eskiden "şiirimsi" dediğim kırık dökük dizeler yazardım aklıma geldikçe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde pek fazla aklıma gelmiyor. Çok seyrek yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir şiirimsi yazayım" dedim kendi kendime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra sen kaptansın ya; Nazım'ın "Mavi Liman" şiiri geldi aklıma. Bilirsin değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani Cem Karaca "o şiirdeki müziği ortaya çıkardım yalnız" diyerek aynı adla bir şarkı yapmıştı. Mehmet Eryılmaz'ın yönettiği, görüntü yönetmenliğini de önceki yıl yitirdiğimiz sevgili arkadaşım Bülent Arınlı'nın yaptığı "Nazım Hikmet Şarkıları"nın "Mavi Liman" adlı bölümünde bu şarkı vardır.  Hoş bir tesadüfle sana kartı yazdığım akşam, "Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit" adlı etkinlikte sevgili Bülent'i anarken bu bölümü izledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne rastlantı değil mi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O şiir "Çok yorgunum, beni bekleme kaptan" diye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin de çok yorgun olduğunu düşündüğümden olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haksızlıklara, yanlışlara, aptallıklara karşı çıkmak, onlarla mücadele etmek yoruyor insanı çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan güzellikleri yaratmak için uğraşmalı! O uğraş yormaz insanı, tersine keyif verir. Ama olmuyor, insanları güzellikleri yaratmaya bırakmıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuhaf geliyor bana: ama güzellikler ne hikmetse hep o sıralarda yaratılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım da hiç suç işlemediği halde yurdundan sürgündü ve bu güzel şiiri o sürgün sırasında yazmıştı. Ben de o yüzden şiirimsinin ilk satırında bu yüzden şöyle dedim:&lt;br /&gt;"Çok yorgun da olsan Necdet kaptan,&lt;br /&gt;'Seyir Defteri' hâlâ sende..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Nazım şiirinde ikinci mısrayı "Seyir defterini başkası yazsın" diyerek kurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çeşit isyandır bu sözleri. Yaşadığı "acının bitmesini" ister ve bu yüzden isyan eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama "seyir defteri" hâlâ ondadır aslında. Tıpkı seninkinin de sende olduğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyir defteri kimdeyse o yazar yaşamı, yaşamın seyrini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak önemlidir ama asıl önemli olan "yaşamak"tır sevgili Necdet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşayacaksın, yaşamalısın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi Liman: İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman"ı hayal eder Nazım bir sonraki mısrasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu hayal ederken Bulgaristan'da Karadeniz sahilindedir ve oradan gözükmese de o İstanbul'u görür oradan ve İstanbul'u söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çınarlı, kubbeli ve mavi bir liman"dır İstanbul, Necdet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu en az Nazım kadar sen de çok iyi bilirsin. Çünkü sen de kaptansın ve defalarca geldin o mavi limana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine geleceksin. Yine döneceksin. Yanlışlar sonsuza kadar sürmez çünkü!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım bu şiiri yazarken buna dair umudu, kendisi için çok az olduğu için "Beni o limana çıkaramazsın..." dese de, sen döneceksin; bunu biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden benim şiirimsinin son iki satırı şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"yazamaz başkası, sen yazmalısın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çıktığında gideceğin tez zamanda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o 'mavi liman'ı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden geleceksin o "mavi liman"a sevgili Necdet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için umudunu, coşkunu, heyecanını yitirme asla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekleyenlerini düşün, yapacaklarını düşün, doğru bildiklerini düşün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yılın kutlu olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin ve senin gibi hiçbir yanlışı olmadığı halde "dört duvar arasında ve demir parmaklıklar ardında olanların"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01 Ocak 2011, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-3274627330567833113?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/3274627330567833113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/yeni-yln-kutlu-olsun-necdet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3274627330567833113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3274627330567833113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2011/01/yeni-yln-kutlu-olsun-necdet.html' title='Yeni Yılın Kutlu Olsun Necdet!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1BeMP-XvI/AAAAAAAABxQ/RwME_ZkXmWw/s72-c/necdetkart01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-1444544043258953299</id><published>2010-12-25T03:46:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T04:20:19.115-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan hakları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bianet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kayıplar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cumartesi anneleri'/><title type='text'>15 Yılda 300. Kez "Kayıpları İçin Haykırmak"</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06wmC1sHI/AAAAAAAABw4/HStLyRWDJrQ/s1600/cumartesi-01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 375px; height: 280px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06wmC1sHI/AAAAAAAABw4/HStLyRWDJrQ/s400/cumartesi-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570172920647757938" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;O kayıpların anneleri, babaları, kardeşleri, çocukları, eşleri en azından yitirdikleri yakınlarının "mezarları"nın belli olmasını ve bu kayıplara yol açanlardan "hukukun hesap sorması"nı istiyorlar. Tüm mesele bunun hemen olması. Bunu sağlayacak olan ise onların seslerinin çoğalması ve duyulması.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"27 Mayıs 1995 &lt;/span&gt;- 13 Mart 1999 tarihleri arasında 200 hafta her cumartesi Galatasaray'dan kamu vicdanına seslenen Cumartesi Anneleri, Ergenekon davası kapsamında yargılanan bazı isimlerin gözaltında kaybedilmelerle yakın alakası olması nedeniyle 31 Ocak 2009 cumartesi günü yeniden başladıkları Galatasaray'da oturma eylemlerinde bu hafta 300. kez bir araya gelecek."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı, insanı, özellikle de "insan haklarını" ilgilen pek çok alanda çalışmalarını sürdüren "Aktivist Mehmet Atak"ın yukarıdaki sözlerle başlayan mesajını okuduğumda ben de bir yıldır yapmakta olduğum BİA Etkinlik Rehberi'nde düzenli yer aldığı için 300. kez buluşacaklarını bildiğim "Cumartesi Anneleri"yle ilgili bir "biamag" yazısı yazmaya zaten çoktan karar vermiştim. Aklın yolu bir ama Atak'ın duyarlı mesajı, verdiğim kararı, bir anlamda beni destekledi ve güçlendirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta içinde 22 Aralıkta yine bianet'te Barbaros Sayılgan da aynı konuda bir yazı yazmış olsa da, hatta muhtemelen bugün medyada konunun çok yoğun işleneceğini bilsem de bu yazıyı yazmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun iki nedeni var: İlki tarihe not düşmek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi de daha önce üstlendiğim bir sorumluluk: 1996-98 döneminde İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesiydim ve odanın her yıl verdiği "Dt. Sevinç Özgüner Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları Ödülü"nün seçici kurul üyeliği ve sözcülüğünü üstlenmiştim. Ödülün seçici kurulu o yılki ödülün "Cumartesi Anneleri"ne verilmesine karar vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06wni1RPI/AAAAAAAABxA/nPESxoYuMJI/s1600/cumartesi-02.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 380px; height: 360px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06wni1RPI/AAAAAAAABxA/nPESxoYuMJI/s400/cumartesi-02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570172921050383602" /&gt;&lt;/a&gt; 16 Mart 1996'da, Cumartesi Anneleri'nin buluşmalarının 44'üncüsünde İstanbul Tabip Odası adına, o yılın "Dt.Sevinç Özgüner, Barış, Demokrasi, İnsan Hakları Ödülü"nü birçok hekimin de katılımıyla Baba Ocak'a verirken okuduğum gerekçede yer alan "katledilmiş ama bulunamadığı için adına şimdilik 'kayıp' denilen insanlarımız için, en başta anaları olmak üzere duyarlı kesimler kayıptan doğan bu 'ayıp'ı ortaya koymak için, yağmurda, karda, soğukta olmalarına karşın, içleri yanarken inançla, güvenle, onurla direndiklerini" vurgulayan sözlerin arkasında durmak bir zorunluluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yalnızca kişisel değil, aynı zamanda kurumsal bir zorunluluk da!.&lt;br /&gt;Duyurmamak ya da duyurulmasını engellemek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Atak mektubunda "İnsan hakları temelli gazetecilik/habercilik  anlayışının eksikliğini derinden hissettiğimiz bu günlerde kayıp yakınları seslerini duyurmakta ciddi zorluklar ve önyargılı engellemelerle karşı karşıya kalıyorlar. Sesleri duyulmaz, kendileri görünmez kılınmak istenen kayıp yakınlarının sesinin kamuoyuna ulaşmasına katkı sağlamak isterseniz..." diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer dikkât edilirse bu ibarede Cumartesi Annelerini bir araya getiren "insan hakları ihlâlleri"nden öte başka bir gerçek, başka bir "hak ihlâli"nden daha söz ediliyor: "Kayıp yakınlarının seslerinin duyulmasının engellenmesi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "hak ihlâli"nin de açıkça ortaya konulması ve buna yol açanların sergilenmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1996'da Sevinç Özgüner Ödülü'nü verirken de benzer durumun söz konusu olduğunu anımsatmak "kayıpların hâlâ bulunamamış olması"nın ötesinde insanın içini acıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasi ve adalet konusundaki "olumlu" değişime dair "kanıların ve sanıların" tersini yaşıyoruz: Dün de bugün de "Cumartesi Anneleri" sürekli olarak engelleniyor, en azından seslerinin daha az çıkması ve duyulmaması isteniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişinin sonradan söylediği "Ne diyecektim? Devlet, adam öldürür' mü diyecektim. Bugün de devletin öldürdüğü ispatlanmış değil. Devlet, devlet politikası olarak adam öldürür, diğeri cinayettir" şeklindeki sözleri "devletin resmi politikası"ydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06w_vQzGI/AAAAAAAABxI/PvRF92NSqmw/s1600/cumartesi-03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 253px; height: 375px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06w_vQzGI/AAAAAAAABxI/PvRF92NSqmw/s400/cumartesi-03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570172927544970338" /&gt;&lt;/a&gt; Bunu yaklaşık iki buçuk yıl kadar sonra yine İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu tarafından İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı ve Sağlık Bakanlığı'na yollanan 21.9.1998 tarihli  mektuba ilişkin yapılan basın açıklamasında dile getirilen aynı kaygıların giderek büyüyerek sürdüğü dile getirilmesinden de anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabip Odası'nın o dönemdeki YK'nun yaptığı basın açıklamasında şu sözler yer alıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Üç yıldır kaybolan yakınlarının izlerini bulmak amacıyla etkinlik gösteren ve kamuoyunda 'Cumartesi Anneleri' olarak bilinen yurttaşlarımızın acılarının son bulmasını istiyoruz.  1998 Türkiye'sinde kayıp yakınlarının çığlıklarına duyarlı meslek gruplarından biri de doğal olarak hekimlerdir. İnsanların acılarını dindirmek için uğraş veren hekimler, her hafta en zor iklim koşullarında ve baskı altında bile arayışlarını sürdüren annelerin çilelerinin son bulmasını istemektedir. Tersine, son zamanlarda kayıp yakınları üzerindeki baskıların artması üzüntü ve endişe yaratmaktadır. Hükümet yetkililerini; ülkemizin bu ayıbını ortadan kaldırmak için ciddi girişimlerde bulunmaya ve biz hekimlerle birlikte kamuoyu vicdanını tatmin edecek açıklamalar yapmaya davet ediyoruz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün de yine aynı durumdan söz ediliyor ve Mehmet Atak herkesin paylaştığı düşünceleri bunu bir kez daha ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen 15 yılda, üstelik gözaltında kayıplara yol açanların bir bölümü yargılanırken aynı durumun söz konusu olması, devletin bu konudaki "suskunluğunu koruması" dahası kayıpların ortaya konulmasına dair yeterli çabada bulunmaması bakış açısının geçerliliğini koruduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;Hak temelli yaklaşım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa o mektupta da denildiği gibi sağlıklı bir toplum için temel koşulların başında can güvenliği ve adaletin sağlanması gelir. Bunun sorumlusu ve yükümlüleri ise halka hizmetle yükümlü hükümetler ve onun organlarıdır. Onlar yurttaşların yaşama haklarına zamanın cumhurbaşkanının söylediğini tersine hiçbir biçimde dokunmadıkları gibi, kimsenin dokunmasına da izin vermemekle yükümlüdürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde geçerli olan "hak temelli yaklaşım" yine aynı kurumlara ve yapılara bu hakların gereğini yerine getirerek "vatandaşın can güvenliğini" sağlamak, bunu ortadan kaldıranların ya da tehdit edenlerin de gereken hukuki yaptırımlarla karşılaşmalarını sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz sivil toplumun ve özellikle de medyanın görevi de aynı biçimde tüm bu "hak ihlâlleri"ni ortaya koymak ve görünür kılmaktır. Devletin organ ve kurumları yine bunun da hiçbir biçimde engellenmemesi ve özgürce gerçekleşmesinin sağlanması için gerekenleri yerine getirmelidir. Hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin gerçekten varolduğu ülke olmanın ölçütü de aslında budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel haklarla ilgili uluslar arası sözleşme ve anlaşmaları bir iç hukuk düzenlemesi olarak kabul eden bir yönetimin başka türlü davranması da mümkün değildir ve olmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arjantin'de "Plaza de Mayo" anneleri verdikleri uzun soluklu mücadele ile çocuklarının yakınlarının kaybolmasından sorumlu olanları "bağımsız yargının önüne çıkarabildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu "Cumartesi anneleri"nin de günün birinde başaracağına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kayıpların anneleri, babaları, kardeşleri, çocukları, eşleri, sevgilileri en azından yitirdikleri yakınlarının başında ağlayabilecekleri, onları anabilecekleri "mezarları"nın belli olmasını ve bu kayıplara yol açanlardan "hukukun hesap sorması"nı istiyorlar. Tüm mesele bunun hemen olması. Bunu sağlayacak olan ise onların seslerinin çoğalması ve duyulması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve adalete olan inancı ve güvenci yitmemiş aklı, yüreği, cesareti olan insanların ve o insanların içinde bulunduğu her türden sivil örgüt ve yapıların çoğalması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;300. buluşmada Galatasaray Meydanı'nda buluşanlardan birisi olmak bunun ilk adımı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Aralık 2010, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-1444544043258953299?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/1444544043258953299/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/15-ylda-300-kez-kayplar-icin-haykrmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1444544043258953299'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1444544043258953299'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/15-ylda-300-kez-kayplar-icin-haykrmak.html' title='15 Yılda 300. Kez &quot;Kayıpları İçin Haykırmak&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU06wmC1sHI/AAAAAAAABw4/HStLyRWDJrQ/s72-c/cumartesi-01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-9062589379467196079</id><published>2010-12-18T02:56:00.000-08:00</published><updated>2010-12-19T03:07:45.493-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sarıyazmalılar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HES'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kastamonu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Loç Vadisi'/><title type='text'>Su “hayat”; hayat “su”!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQ3la4EE2TI/AAAAAAAABtY/BJXoXNQh8m4/s1600/lo%25C3%25A7-n%25C3%25B6bet.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 175px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQ3la4EE2TI/AAAAAAAABtY/BJXoXNQh8m4/s200/lo%25C3%25A7-n%25C3%25B6bet.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552346165506529586" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;u&gt;LOÇ VADİSİ İÇİN DİRENİŞ SÜRÜYOR...&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bilim insanlarına sesleniyorum: Loç Vadisinin florasının, faunasının, oradaki yaşamın envanterini çıkarmalısınız, hem de ivedilikle. Tarihçilere sesleniyorum, Zafer Keçin'in Loç Vadisi'ndeki insan yaşamı ve uygarlık izlerini araştırın, onları bir daha hiçbir zaman ortaya çıkamayacak hâle gelmeden önce bulun...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"VADİLERİN Sarıyazmalısı" diyorlar Loç Vadisi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kastamonu'ya gittim, Cide'ye gittim. Başka bir deyişle "çevresinde dolandım" ama Loç'a gitmedim. Fotoğraflarını görmüştüm ama! Bugün de google'den haritaya bakıp yerini buldum. Gidilesi bir yer olduğu belli. Orayla ilgili yazılarda "Valla Kanyonu"nun ağzı ya da çıkışı olarak kabul ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQ3mDJGOYcI/AAAAAAAABtg/xy_tWQMsMlQ/s1600/lo%25C3%25A7harita2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 285px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQ3mDJGOYcI/AAAAAAAABtg/xy_tWQMsMlQ/s320/lo%25C3%25A7harita2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552346857273713090" /&gt;&lt;/a&gt; Doğa Derneği Başkanı Güven Eken burayı "Burada, Devrekâni çayı'nın Anadolu'daki en benzersiz akarsu sistemlerinden biri olduğunu anlıyoruz. Nispeten küçük bir akarsu olmasına rağmen birbiri ardına uzanan beş büyük kanyon sistemi ve bu kanyonlar arasında oluşan düzlükler, akarsu güzergahının muazzam bir canlı zenginliğine sahip olmasına neden oluyor. Kanyonları oluşturan kireçtaşı kayalıklarında sayısız nadir bitki ve kuş türü yaşarken nehrin düzleştiği ve yavaşladığı Loç gibi bölgelerde pek çok balık ve başka akarsu canlısı çoğalma imkanı buluyor. Bu düzen, birbiri ardına sıralanmış beş kanyon ve ardında uzanan düzlükler içinde her seferinde tekrar ediyor. Yani Devrekâni çayı yatağı üzerinde kendi kendini beş kez yeniden yaratıyor. Türkiye'deki pek çok akarsuda bu özelliği görmek mümkün değil" diyerek anlatıyor Loç Vadisi bloğundaki yazısında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sarıyazmalılar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Loç Vadisi"nden haberim "Sarıyazmalılar'ın Eylemleri"yle oldu. "Sarıyazma" onların simgesi ve mücadelelerinin de bayrağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu coğrafyasının pek çok yerinde olduğu gibi "akar sular"ın akmasını durdurmaya yönelik HES'lere karşı çıkan onların "hayatlarını bozacağını söyleyerek" itiraz edenlerin arasındaydılar. Çevreyle, doğayla ilgili eylemlerden anımsıyorum. "Sarıyazmaları"yla katılırlar ve bu vadiden ve yitireceklerinden söz ederlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Aralıkta Fındıklı'daki Orya Han'ın önündeki protestolarının ilk haftasını doldurdukları gün yanlarındaydım, "Loç Vadisi Direnişçileri"nin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'un soğuk ve ıslak günlerinden birisiydi. Yirmi kişi ya varlardı ya yok! Onların oturdukları yerin az gerisinde bir polis midibüsü duruyordu. Loç'a HES inşa eden şirketin yönetiminin olduğu binanın önündeyse 4-5 polis ve sivil güvenlik görevlileri vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlarına gidip kendimi tanıttım. İçlerinden birisi "Zafer Abi" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıma geldi, Zafer Keçin. Elimi sıktı. Sanki uzun yıllardır tanışıyor muşuz gibi yakın, içten ve dostça bir "ayaküstü sohbeti" yaptık. Bir yandan da ikram edilen ev yapımı kek ile, bir mandalini paylaşarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Loç vadisi'nden, oradaki köylerden, köylerde yaşayanlardan, o köylerin geçmişlerinden, HES'lerden, HES'lerin neden yapıldığından, gelecekten, kaybedilmiş ve daha da kaybedilecek olanlardan söz etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayıları "az"dı, ama "umutlu, inançlı ve dirençli"ydilar. Kendilerine, "insan"a ve "akla" güveniyorlardı. Ne "ilk" ne de "son" olmadıklarının da bilincindeydiler. Yapılmak istenenin aslında ne olduğunu da biliyorlardı. Amaç ne elektrikti, ne de oradaki ranttan payını almak. Amaç başkaydı; amaç "su"ydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzyılın "su savaşları yüzyılı" olacağını düşünenlerin, "suya sahip olmanın", daha öncesinde "petrole sahip olmak" gibi büyük bir erk ve güç yaratacağını, o güce şimdiden sahip olmayı, en azından bunun hazırlıklarını yapmayı düşünenlerin planları ve kurgusunun tüm bunların nedeni olduğunu kavramışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden yapılanın yalnızca bir HES olmadığını, suya sahip olmak için Anadolu'nun yeniden "işgal edilmesi olduğunu", dolayısıyla mücadelelerinin de bir çeşit "kurtuluş mücadelesi" olduğunu düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü su "hayat" demekti, hayat da "su". Başka bir deyişle yaşamı kuran da, kurtaran da "su"ydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onlar için bu gerçek gelecekte değil şimdi, şu andaki bir sorundu. Bunun için orada "nöbet"i sürdürüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Suyun önünü bağlamak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok başka yerde olduğu gibi "suyun önünü bağlayınca" su "su olma" özelliğini yitirir, "ahlâkı bozulur", yarar yerine zarar vermeye başlar, olanak sağlamak yerine "sorun yaratmaya" başlar! Onlar doğanın içinde hep su ile birlikte oldukları için bu gerçeği biliyorlar. Ama bildiklerini yeterince iyi anlatamıyorlar. Çünkü suyun gerçeğini bilseler de "erk"i önceleyen, "erk"e tapan ve "erk" olmak isteyenlerin gözleri bundan başka bir şey görmüyor. "Su akar deli bakar" sözünün içindeki anlamı bozup, deforme edip, "aklın bir çıkarımı", "reddedilemeyecek bir doğru" olarak yeniden oluşturup, tutumlarına bir "kanıt" gibi sunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet "su akar." Suyun doğası budur. Akmadığı zaman, akma olanağı ortadan kaldırıldığı zaman, doğal çevriminden ve akışından koparıldığı zaman artık "su" olmayacağını bilmiyorlar. Su doğada akar! Su doğanın içindeki canlıların tümünde akar, tümüyle birlikte akar. Çünkü yaşamı var eden ve sürmesini sağlayan odur. Onu "su" olmaktan çıkardığınızda yaşam artık biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa için bu bitiş süreci çok uzundur. İnsanın ömrüyle kıyaslayınca sanki "yaşamdan ölüme doğru gerçekleşen değişim" görülmeyecek kadar yavaştır. Ama eğer bir "deli" gibi bakmayı başarabilirseniz, onun gördüklerini görebilirseniz o akan suya ve onun varettiği yaşama, o zaman görebilirsiniz gerçekleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir "deli"nin bile yapabildiğini eğer akıllılar olarak yapmazsanız gözemeyeceğiniz açıktır. O zaman akıllı olmanızın bir anlamı kalmaz. Aklın üstünlüğünün bir önemi olmaz. Bir deli gibi ama aklınızla bakın suya, onun doğa ve yaşam içindeki akışına. O zaman suyun önünü bağlayıp, onu zincire vurduğunuzda, hem de suçsuzken, nelerin olduğu görebilirsiniz. Suyun değemediği yaşamın, yaşam kaynaklarının nasıl "ölüme doğru "seğirttiğini" fark edersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce hareket edebilen canlılar alır başını giderler. Suyun değmediği yerdeki yaşamın yarısı bir anda ortadan kalkar. Sonra hareket edemeyen canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için hareket edebilen son unsurları, tohumları alır başını gider, yeni yaşam kuracakları yerlere. Sonra "ölmeye yatar"lar. Ayakta ölürler, doğanın çaldığı bir "ölüm müziği" eşliğinde. Sonra birileri gelir, makinelerin homurtusuna doğanın çığlığını katarak çaldığı "cenaze marşı" eşliğinde "ölüm"ü ilan eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra insanlar da kalamaz oralarda. Çünkü insanın da yaşama gereksinimi vardır. İnsan da varlığını sürdürebilmesi için suya gereksinir. Doğa ve insan gidince kuru bir dere yatağı, zincirlenerek ahlâkını yitirmiş ve hızla başka yerlere kaçmaya çalışan ve bunu zor da olsa başaran bir su birikintisi kalır. Sonra o da gider ve geriye bir çöl kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar hemen her yerde ve örnekte doğanın kendisine yapılan bu müdahaleye verdiği değişmez yanıttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Doğa kendisini korur, biz de destek olalım!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ne kadar akıllı ve güçlü olursa olsun, ne kadar çok zor üretirse üretsin, o zoru üretmek için ne kadar çok ve öldürücü silâha sahip olursa olsun, doğayı yenemez. Doğayı alt edemez. Doğa bir şekilde, bir zaman sonra, bir süreçte kendisine yapılanı boşa çıkarır. Onun için bu "aptallığa son vermek" herkesin görevidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Loçlular da, Dersim'de , Artvin'de  Anadolu'nun ve dünyanın her yerinde HES'lere ve suların zincirlenmesine itiraz edenler de bunun farkında ve onun için mücadele ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mücadele yaşamı savunan, yaşamdan yana olan ve yaşamak isteyen herkesin mücadelesi olmak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes Orya Hanın önüne ya da Loç Vadisi'ne gidip direnemez belki; ama suyun akmasının gerektiğini anlatıp işaret edebilir, gösterebilir, doğanın gerçeğinin ortaya koyabilir. Yukarıda anlattığım süreci görünür hâle getirebilmek için bir çaba harcayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim insanlarına sesleniyorum: Loç Vadisinin florasının, faunasının, oradaki yaşamın envanterini çıkarmalısınız, hem de ivedilikle. Tarihçilere sesleniyorum, Zafer Keçin'in Loç Vadisi'ndeki insan yaşamı ve uygarlık izlerini araştırın, onları bir daha hiçbir zaman ortaya çıkamayacak hâle gelmeden önce bulun. Coğrafyacılara, sağlıkçılara, hukukçulara, sosyal bilimcilere sesleniyorum, sizlerin hepinizin orada ve benzer yerlerde olan biteni ortaya koymak için sahip olduğunuz çok önemli olanaklarınız ve güçleriniz var, onları harekete geçirin, mevcudu, olanı ve olacakları ortaya koyun, koyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan, çizeni konuşan insanlara sesleniyorum, medyaya sesleniyorum, tüm bu gerçekleri daha çok insana, daha yaygın biçimde ve daha derinlemesine anlatın, anlatalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmeyen gözlerin, duymayan kulakların, hissetmeyen yüreklerin hissetmesini sağlayalım!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradaki böceklerin, çiçeklerin, kokuların, taşın, toprağın, oradaki yaşamın bunlara, size gereksinimi var. Zaman geçiyor, hızla geçiyor çünkü! Gerçek "erk"in doğada olduğunu, doğadaki "erk"in ise aslında "erksizlik" olduğunu anlayın ve gösterin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevinizi yapın. Başkaları için değil, kendiniz için, kendimiz için!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimiz ve geleceğimiz için. Ağlamamak ve ağlatmamak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani "gülmek için", hep ve hep beraber gülmek için!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani yaşamak için, başarabildiğimiz kadarıyla... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı site:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bianet.org/biamag/diger/126687-loc-vadisindeki-su-hayat-hayat-su"&gt;İstanbul - BİA Haber Merkezi&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-9062589379467196079?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/9062589379467196079/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/su-hayat-hayat-su.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/9062589379467196079'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/9062589379467196079'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/su-hayat-hayat-su.html' title='Su “hayat”; hayat “su”!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQ3la4EE2TI/AAAAAAAABtY/BJXoXNQh8m4/s72-c/lo%25C3%25A7-n%25C3%25B6bet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-7482413172554894614</id><published>2010-12-11T01:07:00.000-08:00</published><updated>2010-12-11T01:16:18.517-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Protesto'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiddet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Terör'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinan Gül'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Polis'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öğrenci'/><title type='text'>Çığlığı Duyuyor Musunuz?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;O çığlığı hep kulağımızda duyarak konuyu bu biçimde irdelemek, yalnız bir olayın gerçek faillerini ortaya koymayı sağlamayacak, "demokrasiyi" ne kadar isteyip benimsediğimizi ve nasıl bir demokrasi istediğimizi de en açık bir şekilde gösterecektir. Var mısınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQNAZnB1aPI/AAAAAAAABqw/sU0UXyx-4No/s1600/%25C3%25A7%25C4%25B1%25C4%259Fl%25C4%25B1k.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 480px; height: 360px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQNAZnB1aPI/AAAAAAAABqw/sU0UXyx-4No/s400/%25C3%25A7%25C4%25B1%25C4%259Fl%25C4%25B1k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549349974568167666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 ARALIK Pazar günkü Radikal gazetesinin kapağında bir fotoğraf vardı. Başka pek çok yerde daha yayınlandı. Elektronik ortamda da defalarca oradan oraya yönlendirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafta 4 Aralık Cumartesi günü İstanbul Akaretler'de başbakanı protesto eden öğrencilerden birisinin yerde ve birkaç polisin ayaklarının altında olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çığlık atıyor o genç kadın!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafların sesi olmaz! Ama bu fotoğraftan çıkan ses duyuluyor. Tabii ki o çığlığı "duyabilen kulaklara" duyuruyor. Tabii ki "görebilen gözü" olanlara, tabii o çığlığı yaratan acıyı "yüreklerinde hissedebilenlere.." duyuruyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O fotoğrafı çeken Anadolu Ajansı muhabirinin adı "Sinan Gül".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bir fotoğrafçı olmalı, ona teşekkür ediyor ve kutluyorum kendi adıma, gazetecilik, habercilik adına. Deneyimli ve cesur bir fotoğraf muhabiri olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netten araştırdım, kendisi 2008'de de "İstanbul'da Sis" adlı fotoğrafıyla, Asya-Pasifik Haber Ajansları Birliği (OANA) fotoğraf yarışmasının tabiat dalında birinci olmuş. Bence 2010'un haber fotoğrafları arasında da bir birincilik daha almaya aday bu fotoğrafıyla.&lt;br /&gt;"İyi bakın ve düşünün!."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O fotoğraf karesine "iyi bakın".&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polisin bacaklarının arasındaki gencin yüzüne iyi bakın önce!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra başının konumuna, ağzının biçimine, saçlarının dalgalanışına, kollarına, ellerine, bacaklarının aldığı şekle iyi bakın. Sadece hissettiği acıyı değil, bir insan olarak yaşadığı aşağılanmayı da görecek ve hissedeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra "bir an olsun" kendinizi o genç kadının yerinde ve orada o polisin ayaklarının dibinde olduğunuzu düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda neler hissedilebileceğini hissetmeye, neler düşünülebileceğini, neler söylenebileceğini, neler yapılabileceğini düşünmeye çalışın. Sonra oradan kalktıktan sonra, o andan sonra bugüne kadar geçen günlerde bunların kafanızın, yüreğinizin içinde nasıl yaşayacağını düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi kâbusları yaşardınız? Ve neden? Buna kimsenin hakkı var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer şu ana kadar düşündüyseniz bir daha düşünün, düşünmediyseniz de düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından da o günden bu güne başta başbakan ve sorumlular dahil, bu olayla ilgili söylenenleri, yapılan hamasi konuşmaları, hatta kamu görevlilerinin işlediği suçlarla ilgili alacakları cezalar konusunda kabul edilen yasa değişikliğini aklınızdan geçirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii medyadaki "kalemşörlerle, gerçek gazetecilerin" yazdıklarını da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Doğmadan ölen bir de bebek de var!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatinizi çekiyorum: Aldığı darp sonucu karnındaki bebeği ölen ve tıbbi işlemle alınan öğrenciden değil, o fotoğraftaki  genç kadından söz ediyorum. Muhtemelen ikisi o acımasız müdahaleden nasibini alan onlarca öğrenciden sadece ikisi. Bir de burnu "un ufak olan" bir erkek öğrenciyi tanıyoruz. Başkalarını bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki "protesto" bile yapmadan yalnızca bunun için "yolculuk" eden ve yolları kesilip geri döndürülen öğrenciler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayın o genç insanlar, gençliklerinden gelen coşku, heyecan ve sabırsızlıkla, "kendi usul ve yöntemleriyle" ama şiddet kullanmayı düşünmeden gördükleri yanlışları "protesto etmeye" çalışıyorlardı. Bombaları, silahları yoktu, taşları yoktu, plastik bayrak sopaları dışında ellerinde araçları yoktu, baltaları, satırları, kalasları yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o gün orada olanlar, onları izleyenler de yaşadıklarını bir daha asla unutmayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Her şey kamera kaydında...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer gerçekten demokrasiyi benimsiyorsak, bu tür kimsenin istemeyeceği toplumsal olaylarda yaşanan olumsuzlukların eğer yeniden yaşanmasını ve daha olumsuz olaylara yol açmasını istemiyorsak olayı iyi irdelememiz tanıyı "doğru" koymamız gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir hekimim. Hekimler tanılarını bir "kanıt"a dayandırarak koyarlar. Kanıtlama yöntemleri arasında da "görüntüleme yöntemleri" vardır ve tanı süreçlerinde yerli yerinde kullanıldıklarında gerçekten çok yardımcı olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün olayların meydana geldiği yerlerde, o alanlarda "onlarca" kameranın kayıtta olduğunu olayın bütününü kaydettiğini düşünüyor ve bunun "afaki" bir iddia olmadığına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü her yerde bulunan ve tüm yaşamımızı an be an, hem de mahremiyetle ilgili tüm haklarımızı ihlâl ederek kaydeden "mobese" kameraları tüm olayları kaydetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın yaşandığı o sırada o bölgelerde 3-5 kameranın kayıtta olmaması mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında orada, başbakanlık ofisi de dahil olmak üzere çevredeki dükkânların güvenlik kameraları, o sırada orada bulunan televizyon kuruluşları, ajanslar ve polise ait kameramanların kaydettikleri, fotoğraf muhabirlerinin çektiği görüntüler bir arada olmasalar da tüm olayları kaydetmiş olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan olayların tüm bu kameralar tarafından çekilmiş görüntülü kayıtlarını incelemenin bu konuda gerçek nedenleri ortaya koyacak "doğru tanıya bizi ulaştıracağı açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Demokrasi olsa ortaya çıkar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O "ayaklar altındaki" genç kadının nasıl o hale geldiği, o "bebeğini yitiren genç annenin" hangi polisin, hangi darbesine bağlı olarak bebeğini yitirdiğini o zaman anlayabilir, o polislere bu yönde bir emrin verilip verilmediğini, bu olaylara yol açan ve fotoğrafta gördüğümüz o anın öncesinde ve sonrasında neler olduğu, bunların neden olduğu bu kamera kayıtları birlikte ve en iyi şekilde izlenirse ortaya konulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu en başta konuyu araştırmakla yükümlü kamu görevlilerinin, konu adliyeye yansıdığı için bağımsız mahkemelerin yapması gerekir. Ama onların işini kolaylaştırmak üzere, o olaylara dair ellerinde kayıtları bulunan sivil kesimler, özellikle basın yayın organları bunu yapabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama burada önemli bir nokta var: İncelemenin "tarafsız ve tüm sorumluların sorumluluğunu ortaya koyacak" şekilde yapılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gereksiz şiddeti kim kullanmışsa, öğrenci ya da polis, kim kışkırtmışsa onu da ortaya koyacak ve gerçek sorumluları açığa çıkaracak şekilde, kimseyi "kayırmadan" o görüntüler izlenmelidir. Hatta kamuya açılmalı ve herkesin gözünün önünde yapılmalıdır bu inceleme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin orada kayıtlı olduğuna eminim. Aslında koparılan gürültünün "suçun ve gerçek suçlunun ortaya konulması" olasılığı nedeniyle çıktığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Son söz:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O çığlığı hep kulağımızda duyarak konuyu bu biçimde irdelemek, yalnız bir olayın gerçek faillerini ortaya koymayı sağlamayacak, bunun yanında "demokrasiyi" ne kadar istediğimizi, ne kadar benimsediğimizi ve nasıl bir demokrasi istediğimizi de en açık bir şekilde gösterecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var mısınız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;NOT:&lt;/span&gt; Bugün (11 Aralık Cumartesi) 17:00 - 18:00 arasında Galatasaray Meydanı'nda konuyla ilgili bir "protesto" gerçekleştirilecektir. &lt;a href="http://www.facebook.com/event.php?eid=180975178580235"&gt;http://www.facebook.com/event.php?eid=180975178580235&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı Site: &lt;a href="http://www.bianet.org/biamag/diger/126540-cigligi-duyuyor-musunuz"&gt;İstanbul - BİA Haber Merkezi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;11 Aralık 2010, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-7482413172554894614?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/7482413172554894614/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/cglg-duyuyor-musunuz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7482413172554894614'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7482413172554894614'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/cglg-duyuyor-musunuz.html' title='Çığlığı Duyuyor Musunuz?'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQNAZnB1aPI/AAAAAAAABqw/sU0UXyx-4No/s72-c/%25C3%25A7%25C4%25B1%25C4%259Fl%25C4%25B1k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-3842784359533653446</id><published>2010-12-10T01:02:00.000-08:00</published><updated>2010-12-11T01:06:37.651-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sion Assidon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yolsuzluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yolsuzlukla Mücadele'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yoksulluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E.Oya Özarslan'/><title type='text'>"Yasa Değişikliği Yeni Bir 'Duvar' Yarattı!"</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQM-pnLT3CI/AAAAAAAABqo/fJgx8QMglIw/s1600/yolsuzluklam%25C3%25BCcadele.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQM-pnLT3CI/AAAAAAAABqo/fJgx8QMglIw/s400/yolsuzluklam%25C3%25BCcadele.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549348050462563362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Şeffaflık Derneği 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü'nde düzenlediği panelde dünyadaki ve ülkemizdeki "yolsuzluk gerçeğine" dikkât çekti.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ETKİNLİĞİN programı bana ulaşana kadar "Yolsuzluk Günü" diye bir günden haberim yoktu. Eğer daha önce öğrenmişsem de unutmuşum. Çünkü "yolsuzluk" o kadar sıradan bir olay ve durum ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük programıma koydum, Şeffaflık Derneği'nin Bilgi Üniversitesi'nde düzenlediği paneli izlemeye gideceğim. Hem öğrenmek için hem de gönüllü "bianet muhabirliği"ni sürdürmek için. Toplantı saatine kadar nette haberlere göz atıyorum, bir "Flaş" haber düştü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Görevi kötüye kullanmanın cezası indi" diyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele" gününün bir gün öncesinde 8 Aralık'ta meclisten geçerek yasalaşmış. Belli ki milletvekilleri ve Adalet ve Kalkınma Partis (AKP) bu günün varlığından benim kadar habersiz değil. Yasayı bir gün sonra çıkarmış olsalar ele güne karşı "ne derlerdi" yolsuzluk üzerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı yazdığım 10 Aralık İnsan Hakları Günü'nün sabahında yine haberlere bir göz attım. Ne hükümetin, ne de yetkili milletvekillerinin konuyla ve yolsuzlukla mücadeleyle ilgili herhangi bir eylem ya da açıklamalarını görmedim.&lt;br /&gt;Cezanın yarısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habere geri döneyim; Anadolu Ajansı'nın bildirdiğine göre "Görevinin gereklerine aykırı hareket eden kamu görevlilerine verilen hapis cezasının alt ve üst sınırında indirime gidilecek; cezanın alt sınırı 1 yıldan 6 aya, üst sınırı da 3 yıldan 2 yıla düşürülecek."&lt;br /&gt;Türk Ceza Kanununda (TCK) 'nın "görevi kötüye kullanma" başlıklı 257. maddesinde değişiklik yapan bu kanunda önce hükmün kapsamı genişletilmiş: Maddedeki "kazanç" sözcüğü yerine, "menfaat" yani "çıkar" kelimesi eklenmiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kanuna göre, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisine uygulanan hapis cezasının alt sınırı 1 yıldan 6 aya, üst sınırı da 3 yıldan 2 yıla indirilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisine verilen hapis cezasının alt sınırı da 6 aydan 3 aya, üst sınırı 2 yıldan 1 yıla düşürülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı yazdığım sırada TBMM'nin internet sayfasında kanunun son şeklinin tüm hükümleri yoktu. Ama AA'nın haberinde de görüleceği üzere, devlet memuruna 2011 seçimleri öncesinde suçlarının cezalarını yarıya indirerek bir çeşit "af" uygulamış durumda olduğu anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeffaflık Derneği'nin gün nedeniyle düzenlediği panelde verilen arada dernek başkanı E.Oya Özarslan'a konuya dair değerlendirmesini ve yorumunu sordum. "Yolsuzlukla mücadelenin önüne çekilen yeni bir duvar" olarak niteledi. Uluslar arası alanda da bu değişikliğin olumlu bir etki yapmayacağını ve Türkiye'nin bu yöndeki değerlendirmelerinde bir "zaaf" yaratacağını vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeffalık Derneği dünya üzerinde 90'ı aşkın ülkede çalışmalar yapan "Tranparency International (TI)"le aynı amaçları paylaşan ve benzer çalışmalar yapan bir kolu. TI dünya ölçeğinde araştırmalar yapıyor ve bir yolsuzluk barometresi yayınlıyor. Bu barometrede ülkemiz açık farkla ön sıralarda yer alıyor. Yeni yapılan değişiklikle bu bakımdan daha da ileri gideceğimiz aşikâr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yolsuzluk, Yoksulluk ve İnsan Hakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panel öncesi sunumlar ve panel sırasında sürekli olarak "yolsuzluğun yoksullukla ilişkisi" ortaya konuldu. Tranparency International'in yönetim kurulu üyesi Sion Assidon da panelde bir konuşma yaptı ve "yolsuzlukla insan hakları ilişkisi" üzerine değindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de yolsuzluğun varlığı temel hakları aslında var eden sosyal, ekonomik ve kültürel haklara, özellikle en zorda, en güçsüz ve ekonomik olarak en zayıf noktada olan toplum kesimlerini çok olumsuz bir şekilde etkileyerek ciddi insan hakları ihlâllerine yol açtığını ortaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panel sırasında gazeteci yazar Meral Tamer ve Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesi Nurhan Yentürk de konunun özellikle en güçsüz ve yoksul kesimlere yönelik sosyal destek kaynaklarının eşit, doğru, etkin ve şeffaf dağıtımına ve kamunun yoksullara yönelik olarak özel gelir desteği sağlaması boyutunu ortaya koyarak, sorunun yaşamsal bakımdan anlam ve karşılığından söz ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yolsuzlukla Mücadele: Retoriği Aşmak" paneline katılan Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Yüksel Yılmaz konuyla ilgili olarak AB uyum sürecinde de talep edilen resmi ölçekte bir eylem planını ortaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panelde eski bakan ve öğretim üyesi Prof. Mustafa Aydın Aysan, Marmara Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Faruk Gençkaya konunun farklı yanlarından söz ederek somut örnekler verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de "yolsuzluk", "yoksulluk" ve yarattığı "insan hakları ihlâlleri" bir kez daha düşünülmesi ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir konu.&lt;br /&gt;Dünyada yolsuzluk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TI ve Şeffaflık Derneği'nin yaptığı aslında derneğin internet sayfalarında da açıkça ortaya konulan dünya ölçeğindeki çalışmalara dair sunumlarda panelin çarpıcı bölümleri arasındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumlardaki "yolsuzluk algısı", yaşananlar "yolsuzlukların varlığına" dair söylemler ve bunların birbirlerine göre karşılaştırmaları ve nihayet TI'nın bu alanda olumlu ve örnek çalışmalar yapanlara verdiği ödüllere dair sunum, yolsuzlukla mücadelenin önemini ortaya koyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yasanın söylediklerini özellikle hukukçular da dahil olmak üzere daha sonra yeniden tartışmak üzere konuyla ilgili son vurguyu "medyanın rolüne" yapmak istiyorum. Toplantıda "yoksullukla mücadele"de medyanın rolüne değinildi örnekler verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından son günlerde yaşanan toplumsal olaylarda ve özellikle de wikileaks olayında yaşanan "hukuksuzlukların ve hak ihlâllerinin" medyada sunuluşu ve tartışılması sırasında da bunu gördük. Medya her konuda olduğu gibi "yolsuzluk" konusunda da yapması gereken çok iş var! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı Site: &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/126532-yasa-degisikligi-yeni-bir-duvar-yaratti"&gt;İstanbul - BİA Haber Merkezi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Aralık 2010, Cuma&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-3842784359533653446?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/3842784359533653446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/yasa-degisikligi-yeni-bir-duvar-yaratt.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3842784359533653446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3842784359533653446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/yasa-degisikligi-yeni-bir-duvar-yaratt.html' title='&quot;Yasa Değişikliği Yeni Bir &apos;Duvar&apos; Yarattı!&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TQM-pnLT3CI/AAAAAAAABqo/fJgx8QMglIw/s72-c/yolsuzluklam%25C3%25BCcadele.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-2682497672800576986</id><published>2010-12-04T00:01:00.000-08:00</published><updated>2010-12-05T00:14:12.197-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='PYD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pozitif Yaşam Derneği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AIDS'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HIV'/><title type='text'>HIV'e "Pozitif Bakmak"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dünya Sağlık Örgütü’nün Eylül 2010 tarihinde yayınladığı HIV Tedavisine Erişim Raporunda "10 ülkeden toplanan verilere göre HIV pozitif kişilerin yüzde 60’dan fazlası HIV statülerini bilmiyor. Bunun sonucu olarak da birçok hasta çok geç bir aşamada tedaviye başlıyor."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtH--rxsGI/AAAAAAAABpc/cx9KuoGjtXU/s1600/D%25C3%25BCnya%2BAIDS%2BG%25C3%25BCn%25C3%25BC-Galata%2BFotografhanesi.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 480px; height: 360px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtH--rxsGI/AAAAAAAABpc/cx9KuoGjtXU/s400/D%25C3%25BCnya%2BAIDS%2BG%25C3%25BCn%25C3%25BC-Galata%2BFotografhanesi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547106513340969058" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;POZİTİF Yaşam Derneği'nin gerçekleştirdiği etkinliklerin bu yıl ki temel sloganı  "Pozitif Bak"tı. HIV'e pozitif bakılması gerektiğini söylemek istiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derneğin başkanı Nejat Ünlü başta olmak üzere yeni göreve gelen yönetim kurulunun, özellikle de "iletişim ve medya sorumlusu" sevgili Çiğdem Şimşek tarafından koordine edilen etkinliklerin 55 farklı kurum ve yapılanmanın işbirliğiyle 30 ilde aynı anda gerçekleşmesi, İstanbul'daki etkinlikte her zaman olduğu gibi "coşku"nun egemen olması ve "ilginç" gösterilerle, etkinlik sırasında İstiklâl Caddesi'nde olanların dışardan da olsa katılımları, en azından "ne olup bittiğine" dair merakları, bu yılın da en azından yapılması gerekenlerin "sivil toplum cephesi" tarafından yapıldığına dair bir işaretti.&lt;br /&gt;Sağlık otoritesi nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünyada eş zamanlı  gerçekleştirilen bu "dikkât çekici" etkinliklerin, özellikle yetkili ve sorumlular yeterince dikkât çekici olduğunu söyleyemiyoruz ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar "pozitif bak"maya çalışsak da, yapılanlar kadar yapılmayanlardan ve "yapmadıklarından" da sorumlu olması gereken "sağlık otoritesi"nin BM UNAIDS'in Ankara'da düzenlediği panele katılmak dışında pek bir şey yap(a)maması herkesin gözüne çarpıyor; Beyoğlu'ndaki etkinlikte o bile yoktu ve "İstanbul'un sağlığından sorumlu olanlar"ı göremedik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumluların eksikliklerini etkinlikte konuşan Sağlık Bakanlığı İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları  Klinik Şefi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı ve AIDS'le Savaşım Derneği  YK üyesi Dr. Muzaffer Fincancı da dile getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtIjYFw8qI/AAAAAAAABpk/KNKVbH3LAyQ/s1600/DSCF7027.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 480px; height: 360px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtIjYFw8qI/AAAAAAAABpk/KNKVbH3LAyQ/s400/DSCF7027.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547107138636149410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dr. Fincancı "Bugün Türkiye'de HIV ile enfekte kişiler artık ölümden korkmuyor, geleceğe umutla bakıyor. Kazanacaklarını bilerek hastalığa karşı sağlık çalışanları ile birlikte mücadele ediyor ve pek çoğu HIV ile enfekte olmayan kişiler nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyor" dedikten sonra sözlerine bir "ama" ekledi ve sürdürdü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Özellikle batılı ülkelerde yeni olgu sayıları önceki yıllara göre azalırken ülkemizde ne yazık ki artıyor. 2000'li yılların başında her yıl yaklaşık 100 yeni olgu ortaya çıkarken, son yıllarda her yıl 550-600 yeni olguya tanı konmaktadır ve her yıl yeni olgu sayısı bir önceki yıla göre daha fazladır. Bu da hastalığın yayılmasını tam olarak kontrol altına alamadığımızı göstermektedir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun nedeninin de "korunmasız cinsel ilişki" olduğunu belirterek yeni olguların büyük çoğunluğunun bu yolla geçtiğinin anlaşıldığını söyledi.&lt;br /&gt;Yalnız "eşcinsellerin sorunu" değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de ülkemizde hâlâ  HIV'in sadece "eşcinseller"in sorunu olduğu düşüncesi çok yaygın. Sanırım bunun önemli nedenlerinden birisi de "yetkili ve sorumlular"ın bu hastalığa dair düşünce ve inançlarıyla, hastalığa yönelik tutumları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü onlar resmi ve bilimsel platformlarda her ne kadar bilimsel doğruları ifade etseler de konuya genellikle "inançları" temelinde yaklaşıyorlar. Tıpkı "cüzzam ve veba" gibi HIV'de "tanrının sapkın ve günahkâr kullarına verdiği" bir ceza olduğu inancı onlar arasında çok daha yaygın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun göstergelerinden birisi de bir "bilimsel toplantı"(?)nın sonunda eşcinselliğin "tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu" yolundaki bir ibarenin sonuç bildirgesinde yer bulabilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu "yanlış düşünce"nin en üst düzey yetkilileri tarafından kabul edilip yinelenebilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de o nedenledir ki Urfa'da "kan nakli"yle HIV enfeksiyonu kapan çocuğun davasında bu kanın HIV içermesinden sorumlu olanların ve gerçekten herkese "sağlık hizmeti" götüren etkin ve bedelsiz bir "ilk basamak hizmeti"ni sunan bir model yerine sadece "ticarileşmiş tanı tedavi hizmeti" sunan bir sağlık hizmet organizasyonunu (o da ülkenin farklı yerleri arasında büyük eşitsizliklerle birlikte) sunan otoritenin değil, "kanı veren" hemşirenin cezalandırılabiliyor. (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir "yönetim" anlayışına en azından benim "pozitif bak"mam ne yazık ki olanaklı değil. O nedenle de bunları "özellikle" ortaya koymak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Gerçek sayıları bilmemek"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinlikte konuşan Birleşmiş  Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Üreme Sağlığı Koordinatörü  Dr. Gökhan Yıldırımkaya da bu dediğimize kanıt olabilecek bir başka önemli noktaya değinerek "aslında hiç de öyle olmayabilecek" bir durum ortaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Yıldırımkaya dünyanın  üçte birinde yeni vaka sayısının azalmaya ya da sabit kalmaya başladığını, ancak Türkiye'de sayıların hala artmaya devam ettiğini ve enfeksiyon ile tanışanların yarısının genç insanlar olduğunu vurguladıktan sonra "ülkemiz penceresinden bakınca da hala istenilen düzeyde bir kayıt ve izleme sisteminin olmaması en önde gelen eksikliklerden" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse kimin hangi dakikada ne yaptığını açıkça izleyebildiğimiz, dolayısıyla bildiğimiz bir dönemde "sağlık otoritesi"nin yeni hastaları erken saptamak ve bunun gerçek sayılarını ortaya koyamaması gibi bir durumu kabul etmek yukarıda belirttiğimiz yaklaşım söz konusu olmasa nasıl mümkün olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun tek nedeni "gerçeğe gözlerini kapatmak", başka bir deyişle değil "pozitif", hiçbir zaman "bakmamak" bence. Kanımca bu "gerçekler"in görülüp söylenmesinin oluşan "imaj"ı ve onun ardındaki "inancı" sarsacağından korkuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu konudaki "maddi" sorumluluğun payını da bir etken olarak ifade etmek gerekiyor. Bu konudaki hizmetin eksiksiz ve gerektiği şekilde sunulması ve bunun için yapılacak harcamalar yerine, eğer yargı süreçleri yeterince, etkin ve doğru işlerse sorumluluktan kaynaklanan "taminat"ları ödemek daha çok işlerine geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü sıklıkla onu da söz ettiğim örnekte olduğu gibi bu konuda "en az günahı olanlar"a  bedel ödetiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtI3CPz_wI/AAAAAAAABps/Zn9vA2xVb7Q/s1600/DSCF7082.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 480px; height: 360px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtI3CPz_wI/AAAAAAAABps/Zn9vA2xVb7Q/s400/DSCF7082.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547107476370095874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bilgi ve inanç&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm etkinlik boyunca söylendiği gibi gerçekten de HIV gerçeğine "pozitif bakmak" gerekiyor. Çünkü HIV tüm sosyal ve toplumsal hastalıklar gibi "hepimizi ilgilendiriyor". Dolayısıyla önce bu konudaki bilgilenip bilinçlenmemiz, sonra da onunla ilgili inanç ve tutumlarımızı değiştirmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik de bunu yalnızca tek tek yurttaşlar yani "sivil toplum" olarak değil, eylem ve tutumunda da "farklılıklar" olacak şekilde yetkili ve sorumluların da yapması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "HIV ile yaşayanlar, herkesle aynı haklara sahip!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"HIV" yerine "eşcinselliği" tedavi etmeyi öncelik alanların bunu yapmaları "zor" belki; ama aynı zamanda da gerekli olduğu için "imkânsız" değil!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yapalım ki hayat ve mücadele hiçbir konuda "kolay" gerçekleşmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimize kolay gelsin. (MS/EÜ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_________________________________________________________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Haberturk Gazetesi, 2.12.2010 Sayfa:8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı yer: &lt;a href="http://www.bianet.org/biamag/saglik/126388-hive-pozitif-bakmak"&gt;İstanbul - BİA Haber Merkezi&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-2682497672800576986?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/2682497672800576986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/hive-pozitif-bakmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/2682497672800576986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/2682497672800576986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/12/hive-pozitif-bakmak.html' title='HIV&apos;e &quot;Pozitif Bakmak&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPtH--rxsGI/AAAAAAAABpc/cx9KuoGjtXU/s72-c/D%25C3%25BCnya%2BAIDS%2BG%25C3%25BCn%25C3%25BC-Galata%2BFotografhanesi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-3221768659020870568</id><published>2010-11-27T01:38:00.000-08:00</published><updated>2010-11-28T01:56:29.724-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanatçılar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Maskeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Heykel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atölye'/><title type='text'>Oynamak: Maskeli ya da Maskesiz!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkE9wz-GI/AAAAAAAABUI/PSG86CAmMOI/s1600/mask-atolye03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkE9wz-GI/AAAAAAAABUI/PSG86CAmMOI/s400/mask-atolye03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544533758963873890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Taktığımız pek çok "maske"miz var; bana göre en çok gereksinim duyduğumuz şeylerden biri olan "oynamanın" önemli bir aracı maske. Maskelerinizi düşünmenin ve fark etmenin yollarından birisi olabilir Babek Sobhi’nin Karşı Sanat Çalışmaları’ndaki "Maske Yapım Atölyesi"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KARŞI SANAT&lt;/span&gt; Çalışmaları'nın 10. yılını tamamladığı bu günlerde oraya gelip giden, giren çıkan insan sayısı çoğaldı. Yeni dönemde plastik sanatlarla ilgili etkinliklerin dışında da filmler, söyleşiler atölyeler gerçekleştiriliyor. Yıllardır tanıdığım sevgili Nuran Ulutaş'la birlikte, ekine yeni katılan Ebru Değirmencioğlu bu dönemde Karşı Sanat'ı bir kültür sanat mekanı haline getirmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010'un başından beri bianet haber sitesinde yer verdiğimiz "Bugün, Yarın, Bu Hafta" başlıklı etkinlik rehberi nedeniyle, İstanbul'da gerçekleşen etkinliklerden daha çok haberim olmaya başladı. Karşı Sanat'a bir gönüllü olarak katkıda bulunmakla birlikte "Maske Yapım Atölyesi"nden bu rehber için gönderilen bilgilerden haberim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Kasım Cuma akşamı gerçekleştirilen ücretsiz tanıtım etkinliğine, BİA'nın çiçeği burnunda "yazar"larından birisiyle sevgili Sinem'le gittik. Etkinlik başladığı sırada salon dolmuştu. Her yaştan meraklılar vardı. Atölyeyi gerçekleştiren İranlı sanatçı Babek Sobhi sunuş konuşmasında "maske" konusunun son dönemde "moda" haline geldiğinden ve ilginin yoğunluğundan söz etti.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkEui3CSI/AAAAAAAABUA/L6Xjn3Zot8E/s1600/mask-atolye02.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 239px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkEui3CSI/AAAAAAAABUA/L6Xjn3Zot8E/s400/mask-atolye02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544533754878822690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Taktığımız maskelerimiz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kentte yaşayan ve çoklu ilişkiler içindeki insanların yaptıklarıyla ve yaşantısıyla ilgili birçok "şapkası" olduğu, zamanın içinde her an bu şapkalardan birisini başına taktığı hepimizin tanık olduğu bir gerçek. Babek'in sözleri bu gerçeğin başka bir yüzünü bana gösterdi ve düşündüm, o maskelere dair konuşurken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız çok sayıda şapkamız yok; aynı zamanda pek çok "maske"miz de var gündelik yaşamda taktığımız. Aynalarla pek dost olmayanlarımız için bu maskeleri ancak ilişkide olduğu insanlar görüp fark edebiliyorlar. Ama çok sayıda farklı kişi ve etkinlik içinde olanlar bu fark edilişi de muhtemelen yaşamıyoruz. Yüzlerimizde, yanımızda ya da çantalarımızda çeşitli maskeleriyle dolaşıyor ve onları suratımıza takarak yaşamımızı sürdürüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babek Sobhi "maske" deyince aklımıza ne geldiğini sordu ve elindeki deftere kaydetti verilen yanıtları. Benim yanıtım "oynamak"tı. En çok "saklanmak", "değişim" ve "korkmak" sözcüğü ya da ona yakın çağrışımlar dile getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı sürdürmek için gereksindiğimiz donanımlar arasında "maskelerimiz" de var. Gereksinimlerimiz arasında "korunmak ve güvencede" olmak en başta geliyor. Onun için hazırladığımız maskelerimiz var. Kimimiz "güçlü", kimimiz "aptal" rolü oynamak üzere taktığımız maskelerle dolaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumluluklarımız da bizi çeşitli maskelerle dolaşmaya zorluyor. O zaman da "çok daha önemli şeylerle uğraşan", ya da "çok yoğun olduğunu belirten maskeler" takıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdiklerimize ise bazen "şirinlik", bazen "aşık", bazen "çocukluk", bazen de "şefkât" maskesiyle karşı karşıya geliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok gereksinim duyduğumuz şeylerden birisi ise "oynamak" bence. Oynarken öğreniyoruz, oynarken eğleniyoruz. Onun için de "maske" en önemli araçlardan birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atölyeden bir gün önce Kumbaracı 50'de izlediğim "Kıyıya Oturmanın Böylesi" adlı oyunda Merve Ergin de  "Commedia Dell'arte"nin varyasyonu olan ve 16. yy sonlarında Giovanni Gabriel tarafından icat edilen "Commedia Gabriellina" sitilinde bir oyun sundu bize. Kan ter içinde kalarak sergilediği oyunda tek başına masklar ve aksesuarlar yardımıyla ve zaman zaman izleyenleri de oyunun içine çekerek bize bir aşk ve ticaret öyküsü anlattı. Çok eğlendik. Ama bence en az bizim kadar kendisi de eğlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merve Ergin'in harika oyunculuğunu bir yana koyarsak, 8-10 tane mask ve birkaç aksesuar bu eğlencenin en önemli unsurların başında geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün sonrasında Babek'in maskenin neredeyse insanlığın başlangıcından beri yaşamının unsurlarından birisi olduğu söylediği maskenin çeşitli ritüeller sırasında, tiyatro yaparken ve gündelik yaşamda "güzel ve çarpıcı" olmak için yaptığımız makyaj biçiminde her zaman varolduğunu söz etti. Ona benim katkım, makyajla maske arasında yüzümüzün ve mimiklerimizin sağladığı olanaklarla "insan ilişkileri" sırasındaki taktığımız maskelerimizin de olduğuydu.&lt;br /&gt;"Kırıkları sardığımız alçılar"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maske üzerine konuştuktan sonra uygulama kısmına geçtik. Babek'in elinde "tıbbi malzemeler" vardı. Sağlık kurumlarında kullanılan "cerrahi eldivenler", saçların yaratacağı olumsuzlukları önlemek için kullanılan "plastik bone"ler, kırıkları, çıkıkları tespit etmek için kullandığımız "hazır alçılı sargı bezleri" ve yine sağlık kuruluşlarında en çok kullanılan "vazelin"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları hekimlik yaptığım sırada yıllarca kullanmıştım. Ama dört -beş yıl sonra bir sanat etkinliğinde yeniden karşılaşmak hoş ve keyifli olmanın yanı sıra yaşantımızda yer alan her türlü araç gerecin "sanatsal bir obje" ya da "araç"a dönüşme potansiyeli olduğunu görmek "bakmanın ve görmenin" birbirinden ne kadar farklı olduğunu gösteren önemli bir deneyimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulamaya hemen herkes yaparak katıldı. Bu konuda becerikli olanlar, ileride birer "usta" olabilecekler hemen kendisini gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce yüzler vazelinlendi, sonra alçılı sargı bezleri kesildi ve ıslatılarak yüzün şeklini alacak şekilde yüze yerleştirildi, sonra üst üste kat kat eklenerek göz, burun ve ağız dışında tüm yüz kaplandı, kurumadan önce şekiller verildi ve sonunda kuruyunca çıkarılarak "on"u aşkın maske masanın üzerine konuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsi bir buçuk, iki saat içinde tamamlandı. Herkes çok eğlendi, yeni bir şey öğrenme ve yaratma duygusuyla mutlu oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkEMtibAI/AAAAAAAABT4/k0gt6X3zjBE/s1600/mask-atolye01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkEMtibAI/AAAAAAAABT4/k0gt6X3zjBE/s400/mask-atolye01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544533745796803586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Atölye sürecek...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ne yüzüme maske yapılsın diye sandalyeye oturdum, ne de birisine maske yaptım. Ama bu güzel ve heyecanlı gösteriyi fotoğraflayan birkaç kişiden birisi olmayı yeğledim. Bitince yalnızca fotoğraflamanın anlatmaya yetmediğini fark ettim ve "biamag"da yazmanın iyi olacağını düşündüm.  İşte bu yazı o nedenle yazıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atölye 24 Kasım'da başladı. Yaşamınızda taktığınız maskelerinizi düşünmenin  ve fark etmenin yollarından birisi olabilir Babek Sobhi'nin Karşı Sanat Çalışmaları'ndaki "Maske Yapım Atölyesi".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşünün isterseniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı Sanat Çalışmaları; Gazeteci Erol Dernek Sokak, No 11/4 Hanif Han, 34420 Beyoğlu/ İstanbul&lt;br /&gt;Tel: 212-245 71 53 http://www.karsi.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Babek Sophi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;font size=1&gt;1966 Yılında Tahran' da doğdu. 1985 yılında profesyonel atölye çalışmalarına başladı.&lt;br /&gt;1990 Yılında İstanbul galeri Çizgi' de ilk kişisel sergisini açtı.&lt;br /&gt;1993 Yılında "Yankı" adında ilk kısa metraj filmini yaptı. Film, Kapadokya'daki kaya kiliselerinin gizemini ve insanın doğayla ilişkilerini içermektedir.&lt;br /&gt;1995 -1999 Yılları arasında Babek Sobhi, Akademi İstanbul, heykel ve seramik bölümünü kurdu ve burada öğretim görevlisi olarak çalıştı.&lt;br /&gt;2002 yılında İstanbul İstiklal caddesinde bulunan Yunanistan konsolosluğu binasının yenileme projesinde rölyef ve dış cephe renoatıonnunu gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;2005 yılında Diyarbakır' da bej mermer taşından altı metre yüksekliğinde ve üç metre genişliğinde "Günebakan Çiçeği " adlı bir heykel çalışması yapan Babek Sobhi, aynı yıl Diyarbakır Dağkapı Meydanı' na, 20 metrekarelik elips biçiminde çeşitli taş parçalarının uyumlu bir şekilde yerleştirilmesiyle oluşan ve insan gölgesiyle çalışan bir "Güneş Saati" yaptı.&lt;br /&gt;2008'de Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Mask tarihi ve felsefesi üzerinde bir seminer düzenledi.&lt;br /&gt;2009 yılında Kuşadası Belediyesi isteği üzerinde Atık metal'den 1 heykel çalışması yaptı&lt;br /&gt;2009 yılında Antalya da Altın Portakal Film Festivali kapsamında Ahşap Heykellerini sergiledi.&lt;br /&gt;Çok sayıda kısa filmi ve heykel çalışması bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.babeksobhi.com/tr"&gt;http://www.babeksobhi.com/tr&lt;/a&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı yer:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/biamag/126283-oynamak-maskeli-ya-da-maskesiz"&gt;http://www.bianet.org/bianet/biamag/126283-oynamak-maskeli-ya-da-maskesiz&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Kasım 2010, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-3221768659020870568?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/3221768659020870568/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/11/oynamak-maskeli-ya-da-maskesiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3221768659020870568'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3221768659020870568'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/11/oynamak-maskeli-ya-da-maskesiz.html' title='Oynamak: Maskeli ya da Maskesiz!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIkE9wz-GI/AAAAAAAABUI/PSG86CAmMOI/s72-c/mask-atolye03.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-9107896510978613326</id><published>2010-11-20T01:48:00.000-08:00</published><updated>2010-11-28T01:53:46.883-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='1915'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anımsama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Unutma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yüzleşme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Doktor'/><title type='text'>"Yüzleşme"ye Katkı ve Katılım İçin...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPImFl0JBgI/AAAAAAAABUQ/yrL3uu08Z4U/s1600/drgarabetha%25C3%25A7eryan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 390px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPImFl0JBgI/AAAAAAAABUQ/yrL3uu08Z4U/s400/drgarabetha%25C3%25A7eryan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544535968738510338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;&lt;i&gt;DR. GARABET HAÇERYAN’IN İZMİR GÜNCESİ&lt;/i&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Türk ve Müslüman olmayan hekimlerin yaşadıkları gerçekleri ortaya koyma, anımsama ve yüzleşme konusunda yapılması gerekenlerin olduğunu düşünüyor ve bu konuda katkıda bulunmak istiyorsanız söz konusu çalışmayı orada birlikte gerçekleştirelim ve üzerimize düşeni yerine getirelim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"BİR ERMENİ &lt;/span&gt;Doktorun Yaşadıkları" kitabını okuyana kadar Dr. Garabet Haçeryan'ı tanımıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen bu ülkedeki hekimleri çoğu da tanımıyordur. Onun bu güncesinde adlarından söz ettiği Dr. Sarkis Kaltakçıyan'ı, Dr. Çelebiyan'ı ve "gözlüklü Rum doktoru" da tanımıyor, bilmiyordum. Dahası var olduklarından bile haberim yoktu diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı 9 Eylül 1922'de İzmir'de "düşman" denize döküldüğünde acaba aralarında "düşman ordusunda görev yapan doktorlar var mıydı ve onlar da denize mi döküldü" ya da o tarihte "İzmir'de aktif hekimlik yapan Türk ve Müslüman olmayan kaç doktor vardı ve onlar daha sonra acaba ne oldular" sorularının yanıtını bilmediğim gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz ettiğim kitabı  Dr. Haçeryan'ın torunu Dora Sakayan düzenlemiş ve yayına hazırlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedesi Dr. Garabet Haçeryan'ın 15 Ağustos 1922'den 7 Nisan 1923 tarihine kadar olan dönemi kapsayan bir günlüğü bu kitapta yer alıyor. Günlükte özellikle  İzmir'in "düşman işgalinden kurtarıldığı" 9 Eylül'le 24 Eylül arasındaki 15 gün anlatılıyor.&lt;br /&gt;Dr. Garabet Haçeryan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Haçeryan 1876 tarihinde İzmit'in  Bardizag (Bahçecik) nahiyesinde doğmuş, İstanbul Tıbbiyesi'ni 1901'de bitirerek hekim olmuş. Bardizag'da çalışmış. Birinci Dünya Savaşı boyunca ve özellikle de Çanakkale Savaşları sırasında Türk Ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle "doktor"luk yapmış. 1918'de önce eşinin doğum yeri olan Akhisar'da, sonra da İzmir'de hekimlik yapan ve bu arada çeşitli kamusal görevler üstlenen birisi. Hali vakti yerinde, inançlı, vatanına sadık, çok sayıda yardımlaşma ve dayanışma kurumları kurmuş, ya da yer almış bir insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan Ordusunun İzmir'i işgali sırasında orada yaşamış, ama işgal bittikten sonra da "Ermeni" asıllı bir "Osmanlı Vatandaşı" olarak, başına bir şey gelmeyeceğine inanan, en karmaşık günlerde bile ev ve çalışma düzenini bozmayan bir "yurttaş".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki tüm bu düşünce ve varsayımlarının tümü yanlış çıkmış. Günlüğün yazıldığı bu dönemde kendisinin ve eşinin yakını toplam "on kişi" o dönemde Akhisar'da yaşayan, yüzlerce, belki binlerce insan gibi "kaybolmuş"lar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlüğüne koyduğu notta "bu dönemde, sonuçları beni felâkete sürükleyen bazı  hatalar ve akılsızca işler yaptım. Sıkı çalışarak ve onca zorlukla elde ettiğim servetimi ve değerli şeylerimi kaybettim" diyor ve duyduğu acının ve sorumluluğunun bilincinde olduğunu ortaya koyuyor. Ama o her şeyden önce o günlerde mesleğinin gereklerini yapmaya çalışan bir "hekim".&lt;br /&gt;Toplumsal sağlıklılığın ve barışın yolu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede eskiden yaşayan, bugün bile hâlâ izleri bulunan, ama sonrasında bir şekilde "yok olan" Türk ve Müslüman olmayanların başına gelenlere dair ve bunların arasında en çok tartışılan 1915 de, öncesinde ve sonrasında yaşananlarla ilgili pek çok toplantıda aklıma gelen  sorular bu kitabı okurken de hep aklımdaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "sorular ve soru işaretleri"  her an bendeki varlıklarını sürdürüyor ve sürekli bir rahatsızlık veriyor. Sık sık kendime yanıtını bilemediğim sorular soruyorum, sonrasında da "peki biz ne yapmalıyız", "ben ne yapmalıyım" diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yaşanmışlıkları bilmeden, onların sorumlularını ortaya koymadan, bıraktığı izleri ve onlardan kaynaklanan tutum ve davranışları anlamadan, kısacası bir "yüzleşme"yi yaşamadan, bugünü ve yarını "barış" içinde kurmak, yaratmak ve sürdürmek mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu "yüzleşme"  nasıl olacak, nasıl olmalı? Yaşanan bu "acıların" doğrudan yaşayanı, yaşatanı, tanığı ve yaşayanların yakını  olmayanlar bu "yüzleşme"den muaf mı olmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların katkı ve katılımı  olursa "yüzleşme" dolayısıyla algılar, anlayışlar ve tutumlar daha kolay değişir, o özlenen "barış"a daha kolay, çabuk ve yaygın ulaşamaz mıyız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yüzleşme"nin salt bir "yargılama ve cezalandırma" olmadığı, yaşananların olumsuz sonuçlarının yaraladığı, hastalandırdığı bedenleri ve ruhları "iyileştirmek" için de zorunlu olarak yaşanması gereken bir "durum", "evre" ya da "aşama" olduğu gerçeğini hepimiz fark edip, bunun gereklerini yerine getirmezsek toplum olarak "sağlıklı" olabilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamdaki bir "toplumsal sağlıklılık" haline ulaşmak için, tek bireylerin, ama ondan daha da önemlisi bir noktasından bu konuyla kesişen tüm kurumların da bunları kendi özgüllük ve özgünlükleri içinde yapmaları  gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bilmek, anlamak, fark etmek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o nedenle "Zarakolu'nun Talebine Katılıyorum" başlıklı yazıyı daha önce bianet'te yazmış, bu yazıda aklımdan geçen hekimlerin meslek örgütünün, aynı konudaki sorumlulukları olduğunu vurgulamak için de yeni seçilen İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu ve  başkanına da özel olarak iletmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yapmak aslında hekimlerin meslek örgütü olarak bu konudaki sorumluluğun bir gereğidir. Ama aynı zamanda tıp alanının önemli bir kurumu olarak, örneğin "tıp tarihi" konusunda çalışan akademik kurumlar ve uzmanlık örgütleriyle bu konuda bir çalışma başlatabilecek koşul, olanak ve konuma sahip oldukları da bir gerçek. Yani pek çok açıdan doğru bir adres. Üstelik şu sıralarda uğraştıkları pek çok soruna karşın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü söz ettiğim insanlar birer "hekim" ve o hekimlerin varoldukları, yaşadıkları, onlara nelerin olduğu, neden öyle olduğu ortaya konulmalı ve onların unutulmaması sağlanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yüzleşme" eğer "toplumsal sağlıklılığımız" için gerekli ise bunun gereğini yapmak da herkes aşısından önemli bir sorumluluktur. Hele hele işi "sağlık" olan bir mesleğin uygulayıcılarının örgütü bunu yapmak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorumluluğun yerine gelmesi konusunda şimdi hekimlere bir açık çağrı yapıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Türk ve Müslüman olmayan hekimlerin yaşadıkları gerçekleri ortaya koyma, anımsama ve yüzleşme konusunda yapılması gerekenlerin olduğunu düşünüyor ve bu konuda katkıda bulunmak istiyorsanız söz konusu çalışmayı orada birlikte gerçekleştirelim ve üzerimize düşeni yerine getirelim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem kendimizin hem de dolaylı  olarak toplumun sağlığı ve sağlıklılığımız için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı yer: &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/biamag/126102-yuzlesmeye-katki-ve-katilim-icin"&gt;İstanbul - BİA Haber Merkezi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Kasım 2010, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-9107896510978613326?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/9107896510978613326/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/11/yuzlesmeye-katk-ve-katlm-icin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/9107896510978613326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/9107896510978613326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/11/yuzlesmeye-katk-ve-katlm-icin.html' title='&quot;Yüzleşme&quot;ye Katkı ve Katılım İçin...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPImFl0JBgI/AAAAAAAABUQ/yrL3uu08Z4U/s72-c/drgarabetha%25C3%25A7eryan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-7525384129289012596</id><published>2010-11-08T01:57:00.000-08:00</published><updated>2010-11-28T02:15:59.723-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şehbal Şenyurt'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yönetmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='film'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bülent Arınlı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='belgesel'/><title type='text'>Acılardan Güzellikler Yaratmak!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpAy8sfdI/AAAAAAAABUY/dXwoAyz3KBY/s1600/bizimmahalleningiritlileri-3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpAy8sfdI/AAAAAAAABUY/dXwoAyz3KBY/s400/bizimmahalleningiritlileri-3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544539184899587538" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Adı "Bizim Mahallenin Giritlileri"ydi, Bülent Arınlı'nın kendinden sonra gerçek kılınan o hayalin. 98 dakikalık kocaman bir "belgesel" filmdi; yarına kalacak olan. İlk gösteriminde İstanbul dışında olduğum için izleyememiş ve hayıflanmıştım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"ACI"&lt;/span&gt; bir duygu. Ama farklı bir duygu. Pek çok "acı" türü, dolayısıyla onların her birine denk pek çok da "duygu" var. Hiç kimsenin acısı diğeriyle kıyaslanamaz. Hatta aynı kişinin iki farklı "acı"sı da birbiriyle kıyaslanamaz.  Ölüm acısı, yok olanın acısı ise hiç birisiyle kıyaslanamaz! Giden gelmez çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada çok acı var; her yer acılarla dolu! Yaşam hep "acı"larla dolu. Örneğin "Sakine Aştiyani" bu yazı yazıldığı sıralarda İran'da "asılmış" olabilir! Hiçbir suçu yokken üstelik... Onun asılması yalnızca onu değil, "acı"ları hissedebilen herkesi acıtacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Acı"lara karşı duyarlı olanlar, onları gerçekten hissedebilenler daha çok acıları daha çok yaşıyorlar ve daha çok acı duyuyorlar. İşin aslı bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılıyor da olabilirim; ama bana öyle geliyor ki tüm yaratılar, yaratma sürecinde yaratanına acı verir. Dokuz ay karnında büyüttüğü bebeğinin doğum anı bir anne için acı ve ağrı doludur. Bir tek o sırada dayanır insan acıya. Çünkü yaratmak o acıya karşın bir haz verir aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Acı"yla "haz"zın aynı sinirlerle, aynı sinir yollarıyla algılanıyor olması da belki bunun birbirine dönüşünü, geçişini kolaylaştıran, doğanın bulduğu çözümlerden birisi.&lt;br /&gt;Hayalleri paylaşmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözümün önünde capcanlı duruyor artık aramızda olmayan sevgili Bülent Arınlı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Latife Tekin'in "Unutma Bahçesi"nde her köşesini, dip bucağını anlattığı Gümüşlük Akademi'sindeki "gölet"in kenarında toplanmıştık. Bülent heyecanla anlatıyordu. Anlatmıyor sanki yaşıyordu. Elleri, kolları, tüm vücudu inandığı, yapması gerekeni, yapmayı kafaya koyduğuna tanıklık ediyordu. Beyninin içinde çoktan çekip, kurguladığı ve belki de sonunu bağladığı "belgesel filmini" bizlerle paylaşıyordu. Girit'ten kalkıp Bodrum'a gelenlerle, Halikarnassos'dan kalıp Girit'te "Nea Halikarnassos"su kuranları geldikleri ve gittikleri biçimde görüntüleyecek, onlara bu sırada hissettiklerini ve görüntüleri çektiği zamandaki yaşadıklarını anlattıracaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapılıp gitmiştim onun anlattıklarına... Hayalini paylaşmıştık hepimiz. O kadar gerçekti ki... Duyarsız kalmak, katılmamak "tarihsel bir sorumluluğu" doğuracaktı sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok istememe karşın, hatta söz vermeme karşın katılamadım o hayali gerçekleştirmeye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sevgili Şehbal, Bülentin yaşam ve uğraş arkadaşı onun başlattığı hayali gerçek kıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun "gerçek kıldığı" hayali 13. Belgesel Film Festivali'nde izledim, izledik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpCBRrteI/AAAAAAAABUg/UobOfqgR02g/s1600/bizimmahalleningiritlileri-01.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 268px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpCBRrteI/AAAAAAAABUg/UobOfqgR02g/s400/bizimmahalleningiritlileri-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544539205925582306" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bize oyun ettin Bülent....&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı "Bizim Mahallenin Giritlileri"ydi, Bülent Arınlı'nın kendinden sonra gerçek kılınan o hayalin. 98 dakikalık kocaman bir "belgesel" filmdi; yarına kalacak olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gösteriminde İstanbul dışında olduğum için izleyememiş ve hayıflanmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselin girişinde sevgili Bülent bizlerle birlikteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belleklerimizde olduğu şekliyle capcanlı duruyor, soruyor, anlatıyor, paylaşıyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerim yaşardı. İsyan ettim, onun ve yaşamın bize oynadığı bu oyuna...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden? Neden sanki gitti? Yanıtın ondan gelmeyeceğini biliyordum ama yine de içimden sordum ona... Onu sevenler içimizden aynı sözleri yineledik: "Bize oyun ettin Bülent!"&lt;br /&gt;Acı.... Güzellik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey vardı ama, "acı" vardı o bir buçuk saati aşkın güzellikte en çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğum koltukta onu yitirmenin acısına, onun gösterdiği acılar eklendi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselin sonuna geldiğimde ise hepsinin büyük bir "güzellik" olduğunu fark ettim. Yaşamı yaşayabilmek, sürdürebilmek, hatta yeniden başlayabilmek için gerekli olan bir güzellik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şehbal filmin sonunda yaptığı konuşmada belgeseli izlerken hissettiğim o "acı"lardan söz etti. "Çok acı var bu topraklarda" dedi; "biraz eşeledikçe ortaya dökülüyor birer birer" dedi.Oysa ben bu filmden yola çıkarak varmıştım o"acıya" dair düşüncelere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime kızdım; çünkü insan aklı unutmakla "malûl"!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir açıdan bakılırsa, yaşamın sürmesi için çok gerekli unsurlardan birisi "unutmak"... Bir anlamda "unutmak" tedavi ediyor,  yaşamayı kolaylaştırıyor... Ama aynı oranda da yanlışların, hataların yinelenmesinin en büyük nedeni de... Unutmuşum ben de o anda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehbal bu sözleri söyleyince yeniden anımsadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de öyleydi. Onların yönetip çektiği son dönemdekileri izlediğim, tanık olduğum belgesellerin hepsi de öyleydi: "Adige", "Unutulmuş Zamanlar", "Kırlangıcın Yuvası", "Vatandaşlık Halleri", "Aramızdan Birileri", "Bizim Mahallenin Giritlileri"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zaman bir ışık doğru beynimde: Acılarla baş edebilmek için o "acılardan güzellikler yaratmak" gerek. Bülent Arınlı, Şehbal Şenyurt ve tüm SuFilm ekibi bunu çok iyi başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Rumca şarkı..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Alnımıza yazılmış bizim tanış olmamız&lt;br /&gt;Dertleri paylaşmamız, acıları sormamız"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselde de dile getirilen Rumca şarkı böyle diyor... Çünkü ancak öyle varolabiliyoruz. Dertleri paylaşmamız, acıları sormamız, anlamamız gerekiyor. Güzellikler ancak bundan sonra çıkabiliyor. Onun için paylaşmak istedim ben de...  Paylaşılması gereken pek çok şey olduğunu bildiğim halde "acı"ların paylaşılınca küçülüp, yaşamayı daha kolay kıldığı için bunu yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizim Mahallenin Giritlileri" belgeseli; 1850'lerin sonundan itibaren ve özellikle Cumhuriyetin Kuruluşunun ardından, mübadele döneminde yoğunlaşan Bodrum'daki Girit Göçmenleri ile Bodrum'dan Girit'in Kandiya iline giden Bodrum Göçmenlerini konu alıyor. Onların hem Girit'te, hem de buradaki yaşantılarını, yaptıklarını ve yapmadıklarını ortaya koyuyor.  Kökleri Bodrum ve Girit topraklarının derinlerinde olan birbirilerinin aynı yan yana geldiklerinde, hangisinin Türk, hangisinin Giritli olduğu ayırt edilmeyen, birer kardeşten öte birbirinin "aynı"sı olan iki kesimin, yine yaşadıkları benzer olayları anlatıyor. İşte o olaylardır acı olan, o olaylardır acıları doğuran... Onları bilmek ve bilmezden görmezden gelmektir insanı acıtan da!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselin tanıtımında da dendiği gibi belgeselde "iki Akdenizli mahalle sakinlerinin yaşamlarını, göç ve mübadelenin hüzünlü anılarını" izledik, onlardan olduk, onlarla olduk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu mahallelerden biri; Halikarnasoss, yani bugünkü adıyla Bodrum'un Giritli mahallesi olarak da anılan "Kumbahçe" mahallesi; diğeri, Girit'in Kandiya kentinde mübadeleden sonra oluşturulan Nea Halikarnasoss'dur. İki taraf da hem adalı hem Anadoluludur. İkisi de göç ve mübadelenin çocuklarıdırlar. Ve hafızalarında geldikleri toprakların tadı; ulaştıkları topraklarda tutunma mücadelesinin öyküleri; söylenceleri sızlamaktadır. Dilleri ortak, dansları, türküleri, tarihleri ortaktır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O şarkının söylerini yineleyerek bitireyim: &lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Aynı tanrı gönderdi bizleri, Türkçükler ve Rumcuklar &lt;br /&gt;Ondan sevişmeliyiz sanki kardeşmişizcesine"&lt;/span&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpCmcC1sI/AAAAAAAABUo/YRSEKrNcHjc/s1600/bizimmahalleningiritlileri-afis.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 267px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpCmcC1sI/AAAAAAAABUo/YRSEKrNcHjc/s400/bizimmahalleningiritlileri-afis.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544539215901152962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(*) "Bizim Mahallenin Giritlileri" belgeseli, Türkiye / 2010 / 98' / DVCam / 16:9 / Türkçe / İngilizce alt yazılı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen: Bülent Arınlı / Şehbal Şenyurt / Yapımcı: Şehbal Şenyurt / Kamera: Bülent Arınlı, Mustafa Varlık / Kurgu: Mustafa Varlık / Proje Koordinatörleri: Yüksel Selek, Zehra Denizaslanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağlantı: &lt;a href="http://www.sufilm.net"&gt;SU film&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlandığı yer: &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/bianet/125950-acilardan-guzellikler-yaratmak"&gt;İstanbul - BİA Haber Merkezi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08 Kasım 2010, Pazartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-7525384129289012596?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/7525384129289012596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/11/aclardan-guzellikler-yaratmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7525384129289012596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/7525384129289012596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/11/aclardan-guzellikler-yaratmak.html' title='Acılardan Güzellikler Yaratmak!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TPIpAy8sfdI/AAAAAAAABUY/dXwoAyz3KBY/s72-c/bizimmahalleningiritlileri-3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-9215779343503253475</id><published>2010-06-04T05:20:00.000-07:00</published><updated>2011-02-05T05:25:54.978-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakkari'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bianet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dersim'/><title type='text'>“Fotoğraflarla Hakkâri”’de “kimse” yoktu!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1PLReiSeI/AAAAAAAAByQ/o3-zZqgNxVY/s1600/hakkari02.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1PLReiSeI/AAAAAAAAByQ/o3-zZqgNxVY/s400/hakkari02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570195369215805922" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bir Demet Hakkâri” sergisi 7 Haziran’a kadar sürecek.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hakkâri’yi&lt;/span&gt; ilk öğrendiğimde ilkokuldaydım sanırım. &lt;br /&gt;İl merkeziyle ilin adının farklı olduğu birkaç ilimizden birisiydi. &lt;br /&gt;Söylenişi tuhafıma giderdi, belki onun için belleğimde iz bıraktı: Trafik Plaka No’sunun karşısında “Hakkari” yazsa da oranın adı “Çölemerik”ti. Üstelik ikinci “a”nın üzerinde “şapka”sı olmadığı için o ikinci “a”yı söyleyemezdik. Tuhaf bir ses çıkardı. Sonra dilimize uydurduk ve o “a” şapkasın kavuşunca daha kolay söyler olduk.&lt;br /&gt;Yine de “Çölemerik”den daha çok duyulan iki yeriyle akıllarda kalırdı orası, En azından bende de öyle oldu: “Yüksekova” ve “Şemdinli”&lt;br /&gt;Türkiye’nin en denize göre en yüksek ilçesinin “Başkale” olduğunu coğrafya dersinden biliyordum. Ama “Yüksekova”nın oradan daha yüksek olduğunu düşünürdüm, oraya gidip görene kadar. Hayallerimde hep bambaşka bir yerdi orası. Gerçeği görünce de hep öyle kaldı. Her yeri bir başka güzeldi. Her yeri bir başka “Hakkâri”ydi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belleğimdeki bir başka iz, altmışlı yılların sonuna doğru halamın oğlunun “Şemdinli”de yedek subay olarak askerlik yapması, onun oraya dair anlattıklarına eşlik eden çektiği fotoğraflardaki görüntülerdi.&lt;br /&gt;1984’de gitmeye, görmeye ve tanımaya başladım o coğrafyayı, cüzzam için ve cüzzamlı hastaların peşinde. Başkale’yi ilk kez o yıl gördüm. Hakkâri oradan “iki saatlik” uzaklıktaydı. Ama benim oraya gidişim tam 13 yıl sürdü. &lt;br /&gt;Nedeni çoktu! Ama burada “lepra kontrol programı  bunu gerektirdi” diyelim. &lt;br /&gt;Tıpkı Tunceli yani “Dersim” gibi.&lt;br /&gt;Herkeste öyle midir bilmem; ama benim düşünce dizgemde bu iki coğrafya pek çok yönden  ve yaşamımdaki gerçeklikleri itibariyle birbiriyle neredeyse yapışıktır.&lt;br /&gt;Örneğin sözcük çağrışım oyunu oynasak da, soru olarak “Hakkâri” ya da “Tunceli” desek mutlaka yanıtı diğeri olur gibi geliyor bana. &lt;br /&gt;Yine “sürgün” desek bu kez de bu iki ilden birinin adını yanıt olarak alacağımızı düşünürüm.&lt;br /&gt;Özeldir, özelliklidir bu iki “kadim coğrafya” pek çok yönden. &lt;br /&gt;Çok şey yaşamış, çok şey görmüş geçirmiştir.&lt;br /&gt;İyi bilinir de az söylenir, çok duyulur da, sesi az çıksın istenir. &lt;br /&gt;Ama nedense tersi olur çoğu zaman. Ne kadar “öteye” itilse, “ötekileştirilse” de, hep “farklı”dır ve “farklı” kalacaktır. &lt;br /&gt;Basit bir örnek o farkı belki de çok güzel anlatır: Hakkâri Osmanlı padişahlarının, beylerine kendi paralarını basma izni verdiği ve basılan tek yerdir.  Dersim’in de cumhuriyet kurulduktan sonra bile uzun süre eski paranın geçerli olduğu tek yer olduğu söylenir. &lt;br /&gt;Söylenenler daha çoksa da, yazılanlar da az değildir. &lt;br /&gt;Bir “fotoğraf sergisi”nin bende yaptığı bu çağrışımlara bir nokta koyalım ve sergiden söz edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * * &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1PLFDCEHI/AAAAAAAAByI/zK0x-dyxV3U/s1600/hakkari01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 199px; height: 313px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1PLFDCEHI/AAAAAAAAByI/zK0x-dyxV3U/s400/hakkari01.jpg" border="0" alt="Enver Özkahraman"id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570195365879222386" /&gt;&lt;/a&gt; BIANET sayesinde haberdar olduğum “Yüksekova Haber” gazetesinin cesur, özverili ve emekçi çalışanlarının “haber” peşinde koşarken çektiği fotoğrafların sergilendiği “Fotoğraflarla Hakkari” sergisinin açılış günü orada olamadım. &lt;br /&gt;İlk fırsatta gidip göreyim dedim ama ancak “üçüncü” gününde görebildim. &lt;br /&gt;Cemal Reşit Rey’in çalışanları şaşırdılar, “sergiyi gezmek” istediğimi söyleyince. &lt;br /&gt;Tek başıma rahat rahat, istediğim gibi dolaştım. Cemal Reşit Rey’in fuayesinde.&lt;br /&gt;Uzun uzun baktım fotoğraflara, kendi gördüklerimi aradım içlerinde. &lt;br /&gt;En son geçen yılın şubatında oradaydım. Şemdinli’ye kadar uzanmıştı yolumuz. &lt;br /&gt;Yüksekova ve Hakkâri merkezinde de kaldığım o kısa süre içinde hep istediğim “kış”ın güzelliğini görmek istemiş ama “küresel ısınma”nın etkisiyle olmalı, yoğun karlı manzaralar görememiştim. “Hakkâri’de bir mevsim” filminin belleğimdeki görüntülerini gerçekte görmek istemiştim. Sergideki çok sayıdaki fotoğraf bana o duyguyu bir daha yaşattı. Karlar, buzullar bir başka güzel o coğrafyada. Yaşamdaki sertliğin, insandan havaya geçtiği, insanların yumuşaklığının da doğaya bulaştığı zamanlardır “kış” ayları. Hele bir de güneş çıkmışsa, gökteki altın rengi o karların buzulların üzerine vurup da her yer altına kesmişse başka bir güzellik doğar. Tam o sırada çıkar “kardelenler” karların arasından. Tam o zaman giysilerdeki “allar, yeşiller, sarılar” asıl rengini ortaya koyar. Mor bir başka mora döner. Mavi bir başka maviye...&lt;br /&gt;Sergide yer alan ve Hakkari’nin doğasını, insanını ve yaşamını anlatan birbirinden güzel 130 fotoğrafı Yüksekova Haber’den Enver Özkahraman, Emin Sarı, Necip Çapraz, Erkan Çapraz, Zeki Dara, Ömer Oğuz, Mahir Yıldız, Turgut Sarı, Sibel Çapraz, Yakup Bay ve Vahap Bay çekmiş. &lt;br /&gt;Kuşkusuz birer “sanat fotoğrafı”ndan daha çok “haber veren, bilgi aktaran, anı ve anıyı ölümsüzleştiren” fotoğraf onların çoğu. &lt;br /&gt;Ama aynı zamanda onların hepsi, “geçmişi ve geleceği”yle, gerçeği ve o gerçeğin doğurduğu “umudu” anlatan fotoğraflar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok belli ki “ekonomik” nedenler sunuluşu etkilemiş. &lt;br /&gt;Çok belli ki oraları çok seven oralı insanların duyguları ve duyarlılıkları, fotoğraflara yansımayan belleklerindeki bölümleriyle gösterdiğinden çok daha fazla anlamlı olan o fotoğraflara bakınca onların hikayelerini hemen anlayamıyoruz. &lt;br /&gt;Gazeteciliğin sanatçılıktan farklı olan yanı da budur bence. &lt;br /&gt;Çıplak gerçek okuyucu tarafından anlaşılacak en az malzemeyle sunulur. Ama o gerçeğin ardında bir yaşam ve o yaşamın öyküsü vardır ve o gazetecide kalır. Gazeteci eğer günün birinde onları da yazmaya niyetlenir ve buna da olanağı olur ve yazarsa, ancak o zaman herkes tarafından bilinir hale gelir. Değilse yakın çevresindeki birkaç kişinin bildiği aslında çok değerli ve çok önemli deneyimler içeren “anılar” olarak dilden dile anlatılır. &lt;br /&gt;Sergiyi dolaşırken bunları hissettim. Her karenin önünde durup çok azını yüz yüze, ama bir çoğunu ismen tanıdığım, onları çekenlerin hikayelerini duymaya çalıştım. O zaman aklıma geldi, keşke fotoğrafların ve çekenlerin adının yazılı olduğu küçük kartların yerine küçük kısa hikayeciklerin olmasının ne kadar güzel olacağı. O zaman aklıma geldi bazılarının bizi sanki içine alacak kadar büyük boy basılmış olmasının sağlayacağı olumlu etki. O zaman aklıma geldi, sergide açık olduğu sürece dönen orayı, oranın geçmişini, oranın insanını ve oranın yaşadıklarını anlatan “video film”lerin olması.&lt;br /&gt;Yalnızca bir defter vardı. Ben de onunla paylaştım. O “yoksulluğu ve yoksunluğu” o yazdığım paylaşımla aşmaya çalıştım. Ve çıkarken istemeden şu sözcükler döküldü, oradaki güzelliklerin var ve vaat ettiği “umud”a karşın: “Gözün kör olsun yoksulluk!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek pazartesiye kadar açık “Bir Demet Hakkâri” resim sergisi.  Kendinize bir zaman yaratın ve o sergiyi görün. Sergideki “tanıtım yazısı”nda yer alan ““Gowend dağında efsane, Cilo'da buzul, Berçelan'da yayla, Sat dağında bir Göl, Spirez'de Ters Lale, Nehri'de Fatiha, Sümbül'de Nergis, Yüksekova Ovasında Mağrur bir Şahin, Çukurca'da tarih, Şemdinli'de bal ve altın sarısı tütün...” şeklindeki sözlerin sizde çağrıştırdıklarını bir “hayal” olarak kalmasına izin vermeyin ve “görsel bir şölene” çevirin. &lt;br /&gt;Sonra da sergiyi düzenleyenlerin çağrısına uyarak, sizin için uygun bir zamanda oraya gidin, kendi gözlerinizle görün. İnanın hayran kalacak ve benim gibi kendinizi artık “oralı” sayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.6.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-9215779343503253475?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/9215779343503253475/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/06/fotograflarla-hakkaride-kimse-yoktu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/9215779343503253475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/9215779343503253475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/06/fotograflarla-hakkaride-kimse-yoktu.html' title='“Fotoğraflarla Hakkâri”’de “kimse” yoktu!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1PLReiSeI/AAAAAAAAByQ/o3-zZqgNxVY/s72-c/hakkari02.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-1536336521280843042</id><published>2010-01-24T05:33:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T05:36:45.331-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lepra hastanesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Protokol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cüzzam'/><title type='text'>Cüzzam ve cüzzamlılar için topluma çağrı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1SY3YdxlI/AAAAAAAABys/3qVyrFILmAs/s1600/el1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1SY3YdxlI/AAAAAAAABys/3qVyrFILmAs/s400/el1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570198901264074322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;AÇIK MEKTUP&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;27 Aralık’ta 2010’a üç gün kala Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a bir açık mektup (1) yazarak İstanbul’daki cüzzam hastanesinin kapatılmaması için bir çağrıda bulunmuştum. &lt;br /&gt;Bugün 57. Dünya Cüzzam Günü. Yeryüzünden henüz cüzzamın yok edilemediği bu günde, o yazıya yanıt almak bir yana, orada ifade ettiğim olasılıkların artık bir “gerçek” olduğu, hastanenin bir “klinik” olarak yakınındaki hastaneye bağlandığı; dolayısıyla, söz ettiğim kaygıların artık çözümlenmesi gereken bir “sorun”a dönüştüğü bir günde, bu kez yönümü topluma dönerek sizlere sesleneceğim.&lt;br /&gt;O yazımda Molieré’in “En az yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumluyuz” şeklindeki sözlerine yer vermiştim. Bu cümlenin muhatabı bu kez sizlersiniz.&lt;br /&gt;Yetkili ve sorumlu mevkilerde olanlar yapabilecekleri halde yapmaları gerekenleri yapmadılar; “İstanbul Lepra Hastanesi” artık bir kurumsal yapı olarak yok. &lt;br /&gt;30 yılı aşkın süre İstanbul Üniversitesi Lepra  Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Cüzzamla Savaş Derneği’nin bir protokol çerçevesinde ortaklaşa hizmet verdikleri bu kurum artık yalnızca yakınındaki bir hastanenin kliniği. &lt;br /&gt;Başka bir deyişle henüz yeni duruma göre bir hizmet organizasyonu yapılmasa da artık, orası “lepralı hastaların evi” ve yaşama yeniden “merhaba” dedikleri bir yuva değil. &lt;br /&gt;Bundan sonra ancak hastanede yatarak alacakları hizmeti gereksindikleri ve bunun karşılığını ödedikleri zaman o klinikte kalabilecekler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşitlik ve ayrımcılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi onların buna ulaşmaları ancak orada hizmet sunanların, başkalarına hizmet sundukları zaman elde edecekleri “performans puan”ından daha fazla, ya da eşit ise bu hizmete mazhar olabilecekler. Yoksa kapıdan bile içeri giremeyecekler. &lt;br /&gt;Başka bir deyişle bu artık cüzzamlıların diğer tüm hastalarla “eşit” oldukları anlamına geliyor. &lt;br /&gt;“Ne iyi ki” demeyin. Çünkü eşitlik, ancak eşit durumda olunduğunda söz konusu olabilir. Dezavantajlı grupların olmayanlarla eşitliği aslında kapitalizmin dayattığı en temel eşitsizliklerden birisidir günümüzde. Tek eşitlik vardır: “paranın üzerindeki rakamın” yani  “fiyat”ın eşitliği. &lt;br /&gt;Pozitif ayrımcılığı bilmeyenlerin ve kabul etmeyenlerin, toplum içindeki bireylerin birbirlerinden eksiklikleri ve olumsuz anlamdaki farklılıkların nedenlerini görmek istemeyenler, bunlardaki sorumluluklarını göz ardı edenlerin böyle davranmaları “kabul edilemez” ama ne yazık ki “olağan” bir durum. İşte eşitliğin ayrımcılığa dönüştüğü nokta da budur zaten. &lt;br /&gt;Oysa bundan tam bir yıl önce yine bu gazetede yayınlanan “İnsanlık lepra konusundaki günahını affettirme çabasında” (2) başlıklı Prof.Dr. Ayşe Yüksel’in bir yazısında, BM tarafından düzenlenen “cüzzamlıların haklarına dair uluslararası bir sözleşme”den söz edilmişti. &lt;br /&gt;Bu sözleşmede cüzzam hastalığı ve cüzzamlılara yönelik olarak “farkındalık yaratma, eşitlik ve katılım” konuları “devlet sorumluluğu” olarak düzenlenmiş ve  15. Maddesinde de “Taraf Devletler, lepra nedeni ile kişilerin herhangi bir özel ve kamu kurumundaki  sağlık olanaklarından yararlanmasının engellenemeyeceğini kabul eder” denilmek suretiyle devletin yapması gerekenleri net olarak ortaya konulmuştu. Söz konusu sözleşmenin yasal bir mevzuat haline gelmemiş olmasının bir önemi olmadığı açıktır. Çünkü insan haklarına duyarlı her toplumun, o toplumların yöneticilerinin her türlü hak ihlâlini engellemesi zaten kendi öz görevleri olmalıdır.&lt;br /&gt;Buna karşın bugün söz konusu hastanede gerçekleştirilmeye çalışılacak yeni düzenlemenin eskiden beri sürdürülen hizmeti ortadan kaldıracağı, bu hükmün tam tersini uygulayacağı açıktır.&lt;br /&gt;Hem de bu konuda yine aynı sözleşmede yer alan “ilgili sivil örgütlerin görüşlerini almak ve katkılarını sağlamak” zorunluluğuna karşın, ülkemizdeki cüzzamla ilgili örgütlerin talep ve değerlendirmelerinin tersine davranılarak bu uygulama gerçekleştirilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun görevi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizdeki ikibini aşkın hastanın ve onlarla birlikte olanların hizmetinde olan İstanbul Lepra Hastanesi ve bu kurumun otuz yıla yakın sürdürdüğü bu faaliyet hemen her aşamasında toplumun gözü önünde, toplumun katkı, katılım ve desteğiyle gerçekleşmiştir. &lt;br /&gt;Başka bir deyişle bugün bu kurumun ve oradaki hizmetin asıl sahipleri orada sunulan hizmetten yararlanan hasta ve yakınları ile, onlara dayanışma içinde bu hizmeti veren sağlık çalışanları ve toplumun duyarlı kesimleridir.&lt;br /&gt;O duyarlı kesimler, orada o kurum kurulurken, daha inşaat aşamasından başlayarak taş, kum, çimento, demir, sıva, boya, hastane ve büro eşyası, hizmette gereksinilen araç gerecin sağlanmasında ayni ve nakdi olarak katkıda bulunmuşlardır. &lt;br /&gt;Orada kalıp hizmet alan hastaların yiyecek, içecek, giyecek, zorunlu gündelik tüketim malzemeleri dahil her türlü gereksinimlerini karşılamışlardır. &lt;br /&gt;Sırasında onlara hizmet etmiş, toplumun içinde ve toplumun eşit birer üyesi olarak gösterecek, eylem ve etkinliklerde yan yana olmuşlardır. &lt;br /&gt;Lepralıların hastane dışında, yaşadıkları yerlerde yaşamlarını sürdürürlerken gereksindikleri yardımları ve destekleri yapmışlar, evlerini onarmışlar, iş ve istihdam olanakları sağlamışlar, çocuklarına burs vermişler, sağlık ve diğer sorunlarının çözümlerine katkıda bulunmuşlardır.&lt;br /&gt;Tüm bunlara dair bilgi ve belgeler, konuyla ilgili çalışmaların yıllık olarak anlatıldığı, raporlarda, derneklerin tutmak zorunda oldukları belgelerde, yazılı ve görüntülü medyanın arşivlerinde bulunmakta ve bunları yaşayanların belleklerinde yer almaktadır.&lt;br /&gt;Şimdi tüm bunların silinmesine, ortadan kaldırılmasına ve yok edilmesine, onların izin vermeyeceklerine, yaptıkları destek ve katkıya, koydukları emeğe sahip çıkarak, hem kendilerinin hem de cüzzamlıların haklarını her düzeyde arayacaklarına ve soracaklarına eminim.&lt;br /&gt;Dahası bunu yapmanın onların yine aynı sözleşmedeki hükümler gereği tüm toplumun bir ödevi olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;Cüzzamlı hastalara ve hasta yakınlarına, artık haklarını aramanın ve talep etmenin gerektiğini belirten “üçüncü” bir mektuba gerek kalmayacağı düşüncesi ve bu çağdışı hastalığın gerçek anlamda yenilmesi dileğiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa SÜTLAŞ&lt;br /&gt;Cüzzam Hastanesi’nin eski çalışanı, hasta hakları aktivisti&lt;br /&gt;(1) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;ArticleID=971607&amp;Date=02.01.2010&amp;CategoryID=42 &lt;br /&gt;(2) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;ArticleID=918370&amp;Date=24.01.2010&amp;CategoryID=99&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-1536336521280843042?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/1536336521280843042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/01/cuzzam-ve-cuzzamllar-icin-topluma-cagr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1536336521280843042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1536336521280843042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/01/cuzzam-ve-cuzzamllar-icin-topluma-cagr.html' title='Cüzzam ve cüzzamlılar için topluma çağrı'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1SY3YdxlI/AAAAAAAABys/3qVyrFILmAs/s72-c/el1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-3149252949217687542</id><published>2010-01-10T05:13:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T05:19:34.906-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YTÜ Oyuncuları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ay Işığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Harold Pinter'/><title type='text'>Bir “Son Oyun”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1ODOf8QrI/AAAAAAAAByA/yjnP6opztNE/s1600/YT%25C3%259C-Ay%25C4%25B1%25C5%259F%25C4%25B1%25C4%259F%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 346px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1ODOf8QrI/AAAAAAAAByA/yjnP6opztNE/s400/YT%25C3%259C-Ay%25C4%25B1%25C5%259F%25C4%25B1%25C4%259F%25C4%25B1.jpg" border="0" alt="YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ OYUNCULARI"id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570194131465814706" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Molieré’in “İki Efendinin Uşağı” oyunundaki performansları nedeniyle yakından izlemeye karar verdiğim Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları’nın “Son Oyun” diyerek çağrı çıkardıkları, Mehmet İrfanoğlu’nun yönettiği, Harold Pinter’in “Ay ışığı” adlı oyununu izledim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun sonundan başlayayım:&lt;br /&gt;Başta “Maria” karakterini oynayan Özlem Deniz Sezgin olmak üzere, “dekor oyuncular”ın bazıları da dahil olmak üzere oyuncuların birkaçı selam verirken gözyaşlarını gizleyemediler. Seyircilerin bazıları da bundan etkilendi. Yanıma yöreme baktığımda kıyısında köşesinde “mutluluk ve keyif” izlerinin de olduğu “hüzünlü bakışlar” gördüm.&lt;br /&gt;Doğrusu yıllar öncesine gittim. Tiyatronun benim için de “iki kalas bir heves” olduğu günlere.&lt;br /&gt;O alkış anında hissettiklerim aklıma geldi. &lt;br /&gt;Zorlu bir çalışma dönemi, o çalışma sırasında ortaya çıkan çatışmalar, bazen kalp kırıklıkları, başarıyı hedeflemiş ama bunun için çok çaba göstermenin gerekmesi, olmayanlar, aktarılamayanlar, gösterilemeyenler yüzünden doğan gerilimler, sonra tüm bu uğraşma didişme sonunda oyunun sahneye çıkması ve orada seyirciyle etkileşerek pişmesi ve tam “hah artık oldu” denildiği anda oyunun sergilemesinin bitmesi. &lt;br /&gt;“Son oyun”un sonunda, izleyenlerin o bitmek bilmeyen alkışlarının verdiği başarma duygusunun yarattığı mutluluk, keyif ve huzura, bir sevgiliden, dahası artık sen olan, senin de bir parçan olan bir rolden ayrılmanın hüznü...&lt;br /&gt;Bunu ancak izleyenlerin bazıları anlayabilirdi; bir deneyimi olanlar ya da bundan söz edildiğini duyanlar, çevrelerinde gözlemleyenler ve belki de okuyanlar.&lt;br /&gt;Ötekiler için dökülen bu “gözyaşları” en iyimser olasılıkla bir “soru işareti” olarak kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İletişimsizlik-ölüm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüze “iletişim çağı” deniyor. Çünkü iletişimin olanakları sınırsız. Aklınızdan geçeni eğer isterseniz daha o anda herkese iletebilirsiniz. Bunu canlı olarak da yapabilirsiniz. Görüntünüzle birlikte yapabilirsiniz, sözlerinize, beden diliniz de katılabilir. &lt;br /&gt;Ya da her şeyden haberdar olabilirsiniz. Merak ettiğiniz her şeye dair en azından birkaç bilgi kırıntısına ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;Ama bu olanakların bolluğu ve yoğunluğuna karşın “iletişimsizlik çağı”nı yaşıyoruz bir yandan da. Sizin tüm iletişim isteklerinize karşın iletişim en azından iki tarafı zorunlu kıldığından diğer tarafı bulamazsanız iletişim kurmadan yaşamınızı geçirebiliyorsunuz.&lt;br /&gt;Aynı mekanda olmak ya da mekan, ortam, zaman sınırlarını yok etmek dahil sağlayacağınız her türlü olanak sizi iletişimsiz kalmaktan kurtaramıyor.&lt;br /&gt;İletişimsizlik “ölmek” demek bu yüzden. Üstelik diğer ölümlerden farklı bir yok oluş bu. Yavaş yavaş, erir gibi, büzülerek küçülen bir “karadelik” gibi bir ölüm ya da yok oluş bu.&lt;br /&gt;Günümüzün insanının asıl sorunu da bu. Yaşamın içinde bir şekilde başarıp da “birey olduktan” sonra birlikte olmayı, topluluk olmayı, toplum olmayı başaramamak. &lt;br /&gt;Harold Pinter’in “ölüm” temasını bu boyutuyla tartıştığı “Ay ışığı” oyunun YTÜ Oyuncuları tarafından hazırlanan “program”ındaki şiirimsi tanıtım sözcükleri de aynı noktaya vurgu yapıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bir adam, / Bir ay ışığı... // Bir adam, / Bir Kadın //Ölmek mi zor, / Yaşamak mı?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karı-koca, aşık-sevgili, kardeş, ebeveyn-çocuk, iş-okul-eğlence-sosyal buluşma sitelerindeki arkadaşlıklar...&lt;br /&gt;Hepsinde ama hepsinde bir “iletişimsizlik” hali egemen. Çok şey söylenip hiçbir şeyin söylenmediği. İletişimin ve ondan beklenen, arzulanan sonuçların olmadığı bir iletişimsizlik hali. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ay gibi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzündeki yıldızlar gibi. Ama en çok da “ay” gibi.&lt;br /&gt;Çünkü yalnızlığı ve iletişimsizliği en kolay görünür kılan unsur olan “sessizliği” yansıtan aydır. Işığı kendinden olmayan, başkasından alan ve onun için ancak o başkası varken görünür olan “yalnız” bir insanın yaşadığı gibi olan aydır.&lt;br /&gt;Her gün karanlığa karıştığında bir anlamda görünmez olan, yok olan, ölen “ay” gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bir küçük kız / Ve kaybolan bir ay ışığı...//İki genç adam, / Duvarın içinde olmak mı,/ &lt;/span&gt;Dışında olduğunu sanmak mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın soruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen ölüyor musun?&lt;br /&gt;-Ölüyor muyum?&lt;br /&gt;-Bilmiyor musun?&lt;br /&gt;-Hayır. Bilmiyorum. Ölmek nasıldır bilmiyorum. Nasıldır?&lt;br /&gt;-Bilmiyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ışık görünür kılar. İletişim görünür kılar. &lt;br /&gt;Bazen gözleri kamaştıracak kadar yoğun ve şiddetli olsa da görünür ve bilinir kılar; birlikte ve birlik kılar.&lt;br /&gt;Tiyatro “birlik” olunabilen yerlerin arasında hatta başında gelir.&lt;br /&gt;Onun için aklın, düşüncenin, bilimin, bunları gerçek ve var kılan “kuşku ve sorgulama”nın olduğu, olması gerektiği yerlerde “tiyatro” da varolmak zorundadır.&lt;br /&gt;Ne iyi ki bir çok yerde bunun varlığına tanık oluyoruz.&lt;br /&gt;YTÜ Oyuncuları da 1982’den beri var. Güzel bir ekip, amatörlüğün neden olduğu kimi hoş görülmesi gereken eksikliklerine karşın, insanı ve dünyayı sorgulamaya, anlamaya ve anlatmaya çalışmayı sürdürüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“İki adam, / İki Kadın / Sonrası hiçbir zaman bilinmezken / Geleceği bırakıp / Geçmişi saklamak mı”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;sorusunun yanıtlarından birisini Ay ışığı oyunuyla verdiler.&lt;br /&gt;“Ay ışığı” sona eren bir oyundu. &lt;br /&gt;Ama YTÜ Oyuncularının son oyunları değil tabii ki.&lt;br /&gt;Başka oyunlarında da bu benzer sorulara sizlerin izleyenlerin katkılarıyla vermeyi sürdürüyorlar. &lt;br /&gt;Onları izleyin siz de beğenecek ve eğleneceksiniz.&lt;br /&gt;10.01.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-3149252949217687542?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/3149252949217687542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/01/bir-son-oyun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3149252949217687542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/3149252949217687542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2010/01/bir-son-oyun.html' title='Bir “Son Oyun”'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1ODOf8QrI/AAAAAAAAByA/yjnP6opztNE/s72-c/YT%25C3%259C-Ay%25C4%25B1%25C5%259F%25C4%25B1%25C4%259F%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8225097089006332507.post-1126760359008061954</id><published>2009-12-23T05:28:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T05:32:00.880-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lepra hastanesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkan Saylan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cüzzam'/><title type='text'>Lepra Hastanesi Kapatılmasın</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1RCi_tKUI/AAAAAAAAByk/HRA8HzXIfLk/s1600/Lepra%2Bhastanesi%2Bkapat%25C4%25B1lmas%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 347px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1RCi_tKUI/AAAAAAAAByk/HRA8HzXIfLk/s400/Lepra%2Bhastanesi%2Bkapat%25C4%25B1lmas%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570197418322766146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanına  &lt;br /&gt;AÇIK MEKTUP&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Birlikte çalıştığım, sizlerin de yakından tanıdığınız, en azından “cüzzam hastalığı” ile ilgili çabaları konusunda takdir ettiğinizi sandığım, önemli bir başarının öncüsü, bugün kapatılmak istenen sağlık kurumunun kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapan Türkân Saylan adına sizlere sesleniyorum. &lt;br /&gt;Cüzzamın kontrolü ülkemizdeki çok önemli ve “yüz akı” işlerden birisidir. Bu mücadele onun önderliğinde, toplumun bir çok kesiminin katkılarıyla gerçekleştirildi. Yapılan insanları sakat bırakan, ama daha önemlisi toplumun dışına iten, çağ dışı bir hastalığın bitirilmesiydi. &lt;br /&gt;Bu çabalarla “artık yeni bir hastanın ortaya çıkmaması”  noktasına ulaşılmıştır. Dr. Saylan ve ekibine bilimsel ve toplumsal bir çabayla iki binli yılların başlarında başarıyla sonuçlanan bu çabaları nedeniyle ancak teşekkür edilebilir.&lt;br /&gt;Ancak bu hastalığı yaşamının bir döneminde yaşayan, onun izlerini taşıyan, yarattığı kimi olumsuzluklarla baş etmeye çalışan, ve gereken hizmetten yararlanmadıklarında en azından çevreleri açısından bir “hastalığın yeniden ortaya çıkması” riski taşıyan ikibinin üzerinde insanın hizmet gereksinimleri ise halen sürmekte ve asıl olarak oradan sağlanmaktadır. &lt;br /&gt;Onlar bugün kapatılmak istenen sağlık kurumunda, “kendilerini, hastalıklarını ve durumlarını bilenlerin ve tanıyanların” sunduğu “özel sağlık ve destek hizmetiyle” yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu kurum kapatıldığında onlar ve yakınları bu hizmetten mahrum kalacaklar ve mağdur olacaklardır.  &lt;br /&gt;Bu kurum yaklaşık 35 yıldır, İstanbul’da şimdi “büyük rant” getirecek bir halde olan, ama başlangıçta yolu bile olmayan bir yerde kurulmuş “İstanbul Lepra (Deri ve Zührevi Hastalıklar) Hastanesi”dir. Tüm olanaksızlıklara karşın bugün hizmetini sürdürebilmektedir. &lt;br /&gt;Yaklaşık on yıldır söz edilen bir olasılık bu gün bu hizmeti ortadan kaldırma, hizmete gereksinimi olanları ise mağdur ve mazlum bırakma pahasına yeniden ifade edilmekte, hastalar, yakınları ve onlara hizmet verenleri kaygılandırmaktadır. &lt;br /&gt;Henüz vefatının üzerinden bir yıl bile geçmeden Dr. Saylan’ın kurduğu ve var ettiği bu kurumun kapatılması ülkemiz açısından bir kayıp olacaktır. &lt;br /&gt;Dr. Saylan sağlığında da benzer öneri ve talepler gündeme geldiğinde, kendisi hemen ilgili ve sorumlu kesimlere ulaşarak durumu ve bu kurumun neden gerekli olduğunu anlatırdı. Bugün ne yazık ki bunu yapacak durumda değil. Onun öğrencisi olma ve onunla çalışma onuruna ulaşmış, bu kurumda 27 yıl aktif olarak çalışmış; kendiminki dahil emeğe sahip çıkan bir insan olarak, emeğe saygı, hizmeti ve onu vermekle yükümlü olan devletin sürekliliği temelinde sizlere yönelik bu bilgilendirmeyi yapmayı ve hastalar ve yakınları adına bu talebi sizlere iletmeyi yapılmasından kaçılmaz bir görev sayıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar adına&lt;br /&gt;Bu “açık mektup” sizleri bilgilendirmeyi amaçlamaktadır. Emekli bir “lepracı” olarak, ne orada verilen hizmetten, ne de bunun sağlayacağı sonuçlardan doğrudan bir çıkarım yok; dahası bilgi ve deneyimime gerek olduğunda bunları, inancım, doğrularım ve gönüllülük temelinde bir hizmet olarak sunmayı da halen sürdürüyorum. &lt;br /&gt;“Rantın ve para”nın, tüm değerlerin önünde ve üstünde geldiği bir dönemde, bu görevi  yapmamın somut durumu değiştireceğine dair inancım da, başka benzer örnekler nedeniyle ne yazık ki yok. Belli ki bu kurumdan da çoktan vazgeçilmiş.&lt;br /&gt;Ancak bunları ifade ve talep etmek 27 yıl hizmet verdiğim insanlara yönelik, aslında tüm toplum ve geçmişimizde bu konuda yapıl(a)mayanların sorumluğunu üstlenmek anlamında cüzzamlılara yönelik olarak bir “tarihsel” bir görev ve “vicdan” borcum. &lt;br /&gt;Mektubum size ulaştığında eğer sonuç değişmezse, onların maddi ve manevi anlamda, vicdani yönden sorumlu sayacakları kişiler artık sizler olacaksınız. Çünkü Molieré’in şu sözü hepimiz için geçerlidir: “En az yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.”&lt;br /&gt;Sizler inançlı insanlar olarak sıkça yinelediğiniz, mazlum ve mağdurların “ah”larının sonuçlarını benden çok daha iyi bilmekte, muhtemelen pek çok örnekte yaşamaktasınız. Cüzzamlılar da çeşitli inanç sistemleri ve dinsel metinlerde de dile geldiği gibi “özel” bir duruma sahip “özel insan”lardır. Hastalıkları bir mikrop tarafından meydana getirilir olmasına karşın, bunun başka nedenlere bağlanması sonucu toplumun büyük kesimi tarafından dışlanmış, ayrımcılığa maruz kalmış, çoğu yerde yok edilmiş ve görmezden gelinmiş bir insan topluluğudur. Bunun sorumlusu hastalık ortaya çıktığından bu güne kadar onlar için bir şeyler yapan insanlar dışında kalan tüm insanlık, inanç sistemleri, hatta o inanç sistemleri içinde “inançlı” olan insanlar, ama daha da çok topluma yönelik hizmet verme göreviyle yükümlü ve görevli kişilerdir. &lt;br /&gt;Bizler görevli ve gönüllüleri olarak, bu insan topluluğuna karşı bu anlamda daha önce yapılmayanları yerine getiren bir hizmet ve görevle yükümlü, onları yaşamlarının sonuna kadar bu toplumun birer unsuru, vazgeçilmez birey bireyi sayan  insanlarız. &lt;br /&gt;Arazinin büyüklük ve değerini bilen, ama cüzzamı ve cüzzamlıyı bilmeyen, kimi yetkililer şimdi, bu hizmeti, aslında hem hastalığı, hem de hizmeti verecek bilgi ve donanıma sahip olmayan kişilerin vereceğini söyleyerek, bu hastaneyi kapatmaya karar vermişlerdir. &lt;br /&gt;Söz konusu karar, kuşkusuz sizlerin olur ve onayıyla gerçekleşecektir. Bu olur ve onayı verirken bir kez daha düşünmenizi, eğer burada yazdıklarım sizlerde en azından bir küçük soru işareti uyandırdıysa, ben de dahil, konuyu bilenlerin bilgisine başvurarak, kararınızı bir uzlaşma temelinde vermenizi tüm hastalar ve geçmişte bu başarıya katkıda bulunanlar ama en çok da Dr. Saylan’ın adına istiyorum.&lt;br /&gt;Bu ülkenin bir yurttaşı olarak, bu topraklarda yaşayan, bazı kişi ve kesimlere yönelik olarak geçmişte ve bugün yapılan kimi olumsuz davranışlar nedeniyle dünyanın özellikle “insan hakları, barış ve demokrasiden yana ve her düzeyde ayrımcılığa karşı olan bazı kesimleri”nin haksız ve negatif tutumlarına, bir de cüzzamlıları mağdur ve mazlum ettiğimiz için maruz kalmak istemiyorum. Sizlerin de dileğinizin ve çabalarınızın bu yönde olduğunu sanıyorum.&lt;br /&gt;Elimden gelen bu gerçeği anlatmak ve ortak dileği bir kez de buradan dile getirmektir.&lt;br /&gt;Kararınızın ve tutumunuzun, yalnız “cüzzamlılar” ve onlara hizmet edenler için değil, tüm ülkenin, insanlığın ve geleceğimizin iyiliği için olmasını diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkür ve saygılarımla.&lt;br /&gt;Mustafa Sütlaş&lt;br /&gt;Cüzzam Hastanesi’nin eski bir çalışanı, Hasta Hakları Aktivisti,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8225097089006332507-1126760359008061954?l=varlar-yoklar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/feeds/1126760359008061954/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2009/12/lepra-hastanesi-kapatlmasn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1126760359008061954'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8225097089006332507/posts/default/1126760359008061954'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://varlar-yoklar.blogspot.com/2009/12/lepra-hastanesi-kapatlmasn.html' title='Lepra Hastanesi Kapatılmasın'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12814786295524553735</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TU1RCi_tKUI/AAAAAAAAByk/HRA8HzXIfLk/s72-c/Lepra%2Bhastanesi%2Bkapat%25C4%25B1lmas%25C4%25B1n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
